Birinci TİP deneyimi
bir daha yaşanır mı acaba?

Türkiye'de Leninizme
yer var mı?
Gezi Ayaklanması
saptamaları

Yeni bir dil, hareket
ve geleneksel refleksler

Sol, iktidara nasıl
gelebilir?

 

Yeni Cevap 
Yaşam ve Yazgı’nın “özgürce” çağırdıkları
21-01-2014, 18:57
Mesaj: #1
Yaşam ve Yazgı’nın “özgürce” çağırdıkları
[Resim: b014m1px_640_360.jpg]
 
Bir romandan hareketle çok şey “geliyor” bazen. Gelenleri toparlamaya, sınıflandırmaya, örneklendirmeye vb. çalışıyor insan aklı, belki de işleyişi gereği:
 
Savaşa, baskıya, ezilen insanlığa, iktidarın halt yemelerine, otoritenin düzleyici gücüne karşı bir özgürlük çığlığı var her şeyden önce karşımızda. Ağıt da var için de, kahramanlık da. Çaresizlik de, umut da. Cephede savaşan da var, cephe gerisinden cephede savaşana bok atan da. Küçülen insan da, yücelen insan da ve daha başkaları da... Tıpkı hayat gibi. Yaşamlarımız, yazdıklarımız ve yazgılarımız hepsini karşımıza çıkarabiliyor sonuçta...
 
“Yaşam ve Yazgı”da (ve onun devamı niteliğinde ama yarıda kalmış “Her Şey Geçip Gider”de), “Memleketimden İnsan Manzaraları” havası da var, “Savaş ve Barış” da. “Usta ve Margarita” ile “Şaka” da burada, Çehov’un öyküleri ile hepimizin içinden çıktığı Gogol’ün paltosu da. Savaş ortamında, kuşatma altında Stalingrad’da bir evdeki direnişten, Sibirya kampındaki bir intihara; Ukrayna’daki Yahudi katliamlarından, aynı kamplardaki bir çocuğun ölüme yürüyüşüne uzanan, komutanından sürgündekine, bilim insanından parti komiserine, kabuğa çekileninden en ön cephede mücadele edene yüzlerce insanın portresiyle ilerleyen çarpıcı bir roman. Özgürlük-otorite ekseninde tarihimizi de bir bütün olarak sorgulayan…
 
SSCB’nin bir dönem “ideolojiden sorumlu tepe yöneticiliği”ni yapan Mikhail Suslov’un, “Bu roman iki, üç yüzyıl daha yayınlanamaz” dediği türden bir yapıt. Neyse ki o kadar beklememize gerek kalmadan, 1980’den itibaren özgürlüğüne kavuşan…  
 
Öz-gür-lük… Romandaki özgürlük eksenli bazı sahneleri aklımızda canlandırmaya çalışırsak daha iyi anlayabiliriz sanki bu “mesele”yi:
 
Toplama kampındaki bir annenin, “Sana yük olmaktan ve senin de bunu bana hissettirmenden korkuyordum” sözlerini de barındıran son (veda) mektubunu mesela.  Toplama kampından gaz odalarına alınan insanların son yolculuğunu ya da. Bu yolculuğun son anlarında, mesleği doktorluk olduğu için ölümden kurtulabilecek bir kadının, yanındaki bir çocuğu yalnız bırakmamak adına bu “kurtuluş”tan vazgeçmesini ve onunla birlikte ölüme yürümesini... Peki ya, gaz odasının başındaki memurun durumuna ne dersiniz?  İktidar batağına bulaşmış ya da ondan korunmaya çalışan insanların gelgitli halleri her yerde...  Derin çıkmazlar içindeyken bir bilim insanı, işinden gücünden de olmuşken boyun eğmediği için, doğrudan Stalin’den gelen bir telefon çağrısı ve sonrası... Heyecanlı değil mi?.. Sorgu odalarındaki “eski” komünistlerin haklarındaki suçlamaları işittiklerinde yaşadıkları şaşkınlıkları düşünün ya da... Stalingrad savunmasında en ön  cephede destan yazanlar da hemen yanında. Peki ya, cephe gerisindeki küçük çıkarlar ve kırılıp dökülen yaşamlar...  “İnsanlar orada hayatını ortaya koyuyor, siz burada arkalarından iş çeviriyorsunuz.” Onlar da hep yerli yerinde... Otuz yıllık mahkumiyetinin ardından şehre döndüğünde, tren istasyonunda 30 yıl önce kendisine iftira atan eski arkadaşını gören, onun “para teklifi”ni kayıtsızca izleyen bir eski mahkumu düşünün yanında. Ya da birinin hakkında bir kovuşturma başladığında, artık arayıp sormayan “yakın” arkadaşlar biraz daha kolay gelebilir gözünüzün önüne galiba.  Nazi kampındaki Alman subayın Sovyet subayına attığı “biz aslında aynıyız” diskuru ve oluşan tepki vb vb. her biri etkileyici sahneler ve öyküler olarak kayıtlara geçti…
 
Hepsi çok canlı ve uyarıcı... Stalingrad’da kuşatma altında en ön cephede bir direnç noktası oluşturan 6/1 Nolu evdeki direnişin öyküsü ise bir başka türlü olağanüstü. Ölümün hemen kıyısında, insanlığı ve ülkeyi esir almış diğer “baskı türleri”nden uzakta (biraz da bu baskılara ve hatta ölüme karşı umursamaz), çok büyük bir özveri ve aşkla yaşanan başka türlü bir hayat. Ve bu hayatın güçlü bir anlatımı...
 
Gazetecilikten, röportajlarla, belgelerle biriktirip anlatmaktan gelen bir güç var anlatılanlarda. Yazarımız Vasili Grossman aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı’nın en önde/önemli cephe muhabirlerinden biri olduğu için bu gücü kolaylıkla romanına “devşirivermiş”.  Savaş koşullarını, insana postal kemirten açlığı, sıcak çatışmayı, keskin nişancının çuvalladığı anı, at eti pişirmenin farklı tekniklerine dair tartışmaları “içeriden” görüp yaşayan biri…
 
Tüm bu olaylar, bilgi ve belgeler – romanlarda genelde olduğu gibi – belli kahramanların, bir ailenin farklı kuşaktan üyelerinin başına gelenlerle ortaya konuyor. Öte yandan, ana eksende bir aile ve onun fertleri olsa da, gazeteci/yazarımızın anlattıkları, toplumun her katmanına, yüzlerce karaktere uzanıp genişliyor.
 
Tüm katmanların temelindeki harç ise hep özgürlük sorunuyla karılıyor.
 
Evet, üç cilt boyunca nehir gibi akan romanda (ve tek kitaplık “ek roman”da) çok sayıda/ türde karakter ve öykü var ama onların üzerinde hareket ettikleri zemin ya da gerilim alanları o denli çok değil. Her yerde özgürlük var. Özgürlük her yerde:
 
Cephede, evde, sokakta, iş yerinde, laboratuarda, santralde, sorgu odasında, “arkadaş” sohbetlerinde, parkta, tankta, siperde... O her yerde olunca, denetimci/ hiyerarşik/ otoriter/ baskıcı yapıların olmazsa olmazları da sıklıkla çıkıyor karşınıza. “Dalkavukluğu, hainliği, itaatkarlığı, gaddarlığı görüyor”sunuz sürekli orada burada. Kibri, küstahlığı, şımarıklığı, gücü, güveni, küfrü, korkuyu vb. de yanında mutlaka.  Baskıyla insan ruhunun felç edilmesini ve buna rağmen “Özgürlük temeldir, anlamdır, temelin temelidir” diyenin, en temelde direnebilmesini.
 
Özgür düşüncesinin, potansiyellerinin peşinden giderek, onu sürekli geliştirerek kendini ortaya koyması bir insanın; bir “sıçrama” anında,  “Şu andan sonra başıma ne gelirse gelsin, boşuna yaşamadığım duygusu var yüreğimde” demesi; sonrasında potansiyelinin, o anın ve sıçramanın hakkını veremeyerek egemen düşünceye biat etmesi… yani, özgürlüğün trajedisi.   
 
İnsanı, yaptığı şakalardan korkar hale getiren bir sisteme ne demeli peki? “Ah o özgür ve neşeli konuşmaların aydınlık gücü”nü özleyenlere... İnsanda bir hiç olduğu duygusu yaratabilen bir güce karşı gülerek direnebilmeye... Şenlikle başlayıp katliamla bitene... Ne demeli tüm bunlara?  
 
Otorite karşısında sinen ve sönen akıl var, bu soruların hemen yamaçlarında. Asıl boyun eğme/biat etme de burada galiba. Şöyle konuluyor bu “hassas” mesele ortaya: “Görünmeyen bir güç onu eziyordu. Bu gücün hipnotize edici ağırlığını hissediyordu. Bu güç onu kendi istediği gibi düşünmeye, kendi dikte ettiklerini yazmaya zorluyordu. Bu güç, onun içindeydi, yüreğini donduruyordu, iradesini zayıflatıyor, karısına ve kızına karşı davranışlarına, geçmişine, gençliğiyle ilgili düşüncelerine karışıyordu. (...) Bu güce boyun eğenlere ancak böyle bir gücü üzerinde hissetmeyenler hayret edebilir. Bu gücü üzerinde hissetmiş olan insanlar başka bir şeye, bir an olsun parlayabilme gücüne, öfkeyle ağızdan çıkmış bir söze, ürkek ve hızlı bir protesto jestine hayret ederler.”
 
Bireysel alandan/olandan çıkıp topluma doğru baktığınızda; bu kez, sınıfsız topluma doğru yürüyen bir toplumsallıkta inşa edilen ve giderek kalınlaşan “katmanlar” çıkıyor karşınıza…  Yine her yerde. Bürokrasi ve denetim toplumunun katmanlarına bir bilim enstitüsünün içinde tanık oluyorsunuz mesela: “Bizde bilimadamları sınıflara ayrılıyor: En yüce, yüce, ünlü, seçkin, büyük, tanınmış, önemli, deneyimli, nitelikli ve son olarak kıdemli.” Elbette hepsi de değerli!
 
Günlük hayat ise bu katmanlara tanınan ayrıcalıklarla, katmanlar arası mobilizasyonla ve insanların küçük hesaplarıyla akıyor daha çok. “Herkesten emeğine göre iş, herkese kendi ‘değeri’ne göre yumurta” ya da…  Evet, mağazalardan alınabilen gıda maddelerinde sınırlamalar uygulanınca, tek yumurta fazla alabilme hakkı için ne dedikodular türüyor ortamda. “Neden Sokolov’la aynı sayıda yumurta veriyorlar acaba Ştrum’a?”
 
Bu şekilde günlük hayata girince, tüm çalışanların ve askerlerin ve onları denetleyen komiserlerin gerçek, sade hayatları ortaya çıktıkça, irili ufaklı kaygı ve çıkarlar, “büyük korku”nun ardındaki diğer “küçük korkular” da daha çok belirmeye başlıyor: “Yaşamı, Sibirya’ya sürülme korkusu içinde geçmişti. Ama bir de siyah havyar yerine somonbalığı yumurtası almak gibi çok rezilce bir korku vardı.”
 
Cephe ve gerisi, işte böyle, hep netameli, hep gelgitli…
 
Grossman’ın anlatısının bir diğer odağı da Yahudiler ve onlara dönük ayrımcı tavırlar, sorgulamalar, kıyımlar, katliamlar... Nazi cephesi, meselenin sadece bir veçhesi.  Yahudilere karşı Rus toprağında işlenmiş cinayetleri, milliyetçiliğin başka türlü açmazlarını da anlatıyor yazar.  Ve yine “günlük hayat” içerisinde yeşermeye başlayan etnik ayrımcılıkları, milliyetçi tavırları.
 
Savaş koşullarının ve yurt savunmasının (zorunlu denebilecek) milliyetçili güdülenmesiyle gelen eksen kayması,  “Zamanımızda Bolşevik, her şeyden önce Rus yurtseveridir” sözünü söyletebiliyor ama onun ötesinde “istihdam tercihleri”ne, “anket soruları”na, kamplara vb. yayılan çok güçlü bir motif var. Gizlenmeye çalışıyor ama hep ortada.  
 
Ve tabii bir de “Ah şu 1937 senesi” var ki, neresinden tutup ne etmeli? Gizlemek de mümkün değil ki! Büyük yaraları kaşımamak en iyisi!..
 
Yan öykücüklere ve yan karakterlere son bir küçük bakış atalım o halde:
 
Bir yandan inşa edilirken romanın temel  direkleri, boyutlanırken özgürlük problemi, diğer yandan destekleyici direkler de yerleştiriliyor, çok küçük ama etkili öykücükler de akıyor sayfalar boyunca. Çatışmaların kızıştığı bölgelerde, silahların gümbürtülerini işite işite mermi sesini taklit etmeye başlayan sığırcık kuşları mesela!
 
Ana karakterlerimizin hemen yanında, insanı farklı duygulara sürükleyen esaslı/gerçekçi hikayeler ve onların kahramanları da var tabii. Faşizmin tetikçisi küçük adamın (gaz musluklarını açan alçağın) büyük pisliklere bulaştırılmasının çarpıcı hikayesi mesela.
 
“Ne iş olsa yapar” duruma getirilmenin son noktası. Grossman öyle ustaca kahraman tipleri çiziyor ki bu noktalarda, siz de farklı duygu ve düşünceler arasında gidip gelebiliyor, ilk verdiğiniz kararı sonradan gözden geçirmek durumunda kalabiliyorsunuz. Cellat konumundaki kişinin babasının işsiz dönemini hatırlatıyor mesela size. (Babası da “Yahudiler yüzünden” işsiz kalmışken, kendi çocukluğu yokluk ve yoksulluk içinde geçmişken, ne yapsın zavallı emir kulu Alman memurcuğu!) Bakın aslında yumuşak tabiatlı biri, komutanların emri, kaderin cilvesi onu bu işe getirmiş, gerçekten ne yapsın yani?!  İşini sevmez ama yararlarını da bilir tabii; ailesini ve emeklilik günlerini de düşünmek zorundadır, diş hekiminin biriktirdiği altın dişlerden komisyonunu alabilmelidir.  
 
Aşağılık bir karakter ama bir piyon. Hem ne kadar aşağılık diyorsunuz, hem gerçeğini/içini görüp acıyabiliyorsunuz. Romanın gerçek gücü de burada işte. (Sahi, bugün için, rahat bir yaşlılık/emeklilik uğruna yapılabilecek işlerin sınırı ne?)
 
Ah, küçük adam ah. Ah, şu çıkarlar ah! Cellatlık mesleğinin, infaz memurluğunun, toplama kampında ya da Sibirya’da gardiyanlığın, gaz odası sorumluluğunun, krematoryum memurluğunun dahi “hoş görülebilir” açmazları var!
 
Romanda Buharin’e ithafla dendiği gibi, “İnsanların insan olmasını engelleyen güce karşı kızgınlıkla bağırmak” en iyisi… 

 

 
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
29-01-2014, 12:24
Mesaj: #2
RE: Yaşam ve Yazgı’nın “özgürce” çağırdıkları
Başka sorular da geliyor akla (ya da en azından benim aklıma)...

Örneğin, “otorite”, “güç”, “iktidar” vb.’nin bir tarafta, “özgürlük”ün ise bunların tam karşısındaki tarafta yer alması, mutlaklık derecesinde kaçınılmaz mı?

Açmak gerekirse:

a) İnsanların gerçekten özgür olacağı bir toplumsal düzende de, bu düzenin işlemeye devam edebilmesi için, bugünküne göre hayli farklı nitelikler taşıyacak olsalar bile, “otorite”ye, “güç”e, “iktidar”a vb. ihtiyaç duyulmaz mı? (Engels’ten esinlenerek yazayım: Uçak yolculuğu yaparken, tüm yolcuların bu yolculukla ilgili her konuda mutlak olarak “özgür” olmalarını mı istersiniz, yoksa en azından bazı konularda son sözü bir “kaptan pilot”un söylemesini mi?)

b) Bugünküne göre hayli farklı nitelikler taşıyacak olsalar bile, “otorite”nin de, “güç”ün de, “iktidar”ın da bulunduğu, ama tam da bunlar sayesinde insanların giderek daha fazla özgürleşeceği bir düzen kurulamaz mı?

Herhalde temel sorunlardan biri, “otorite”, “güç”, “iktidar” vb.’nin, öyle ya da böyle, “bazı kişiler” tarafından temsil edilmesinin kaçınılmaz olmasından kaynaklanıyor. “Otorite”yi, “güç”ü, “iktidar”ı vb. temsil eden “bazı kişiler”, bunları kişisel çıkarları için kullanabiliyor... Daha çok sayıdaki “başka kişiler” de, yine çıkarları gereği, kendilerini bu “bazı kişiler”e teslim edebiliyor...

Gerçek ve nihai çözümün koşulu (en azından bence) belli: İnsanları başkalarına muhtaç kılan her tür maddi eşitsizliğin ortadan kaldırılması. Eşitliğin olmadığı yerlerde insanların özgürlüklerini kolayca feda edebildiklerini biliyoruz, görüyoruz.

Gerçek eşitliğe ancak uzun vadede ulaşabileceğimiz de belli.

Peki ya kısa ve orta vadeler?

Kanımca, kişisel dürüstlüğü neredeyse gereksiz kılacak bir açıklığa dayalı, maddi ayrıcalık sağlamayan bir “yöneticilik” tarzının güç kazanması için mücadele etmemiz gerekiyor.

“Yöneticilik”i, insanların önüne “her şeyin en doğrusu”nu koyma iddiasıyla yapılan bir şey olmaktan çıkarıp, insanların “en doğru”ları hep birlikte bulmalarına yardımcı olma görevi haline getirmekten söz ediyorum...

Ya solcular olarak “bizim” doğrularımız?

Yine kanımca, onları herkesin doğruları haline getirebilmek için de, farklı bir “yöneticilik” tarzına ihtiyacımız var. Yoksa, en iyi ihtimalle “bizim” doğrularımız olarak kalır, en kötü ihtimalle de bambaşka amaçlara hizmet etmeye başlarlar...
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
30-01-2014, 01:23
Mesaj: #3
RE: Yaşam ve Yazgı’nın “özgürce” çağırdıkları
pekiii, otorite konusundaki bu görece daha "zararsız" ve üzerinde anlaşılabilir tartışma başlıklarından (ki, ben de kendi çapımda yapmıştım bundan, bilhassa eşitlik bahsinde ve "otoritenin kaynaklarını eşitçe paylaşması" formülüyle, şurada bir yerlerde: Kaynak ) çıkıp, otoritenin şiddetine, sansürüne, kıyımına vb. de, geçmişteki ve bugünkü örneklere de, "mayınlı bölge"ye yani girecek miyiz? "biliyoruz ama susuyoruz" bölgesi, tarihimizin gölgesi... formülasyon bulmak genelde rahatlatıcı, bazen ufuk açıcı ve hatta "özgürleştirici" olabiliyor. gerçekler ise feci...
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
01-02-2014, 02:18
Mesaj: #4
RE: Yaşam ve Yazgı’nın “özgürce” çağırdıkları
Uçak benzetmesi kolektif karar mekanizmalarının açık tutulması açısından uygun olmamış bence. Keşke gidilecek sabit bir rota ve havada kalmak için kesinleşmiş bir reçete olsa. İlla bu benzetme üzerinden gideceksek sorun, pilot bayılmışken kavga eden yolculardan en "baskın"ının pilotluk makamını ele geçirmesi olarak tarif edilmeli. 
(Ortada ülke kalmamış neredeyse, 25 milyon kişi ölmüş, sanayi ve kentler tahrip olmuş.)

Üstelik baskın karakterli amatör pilot gönüllümüz, "bütün işler bana kaldı, beceriksizler" diye bağırmakta, uzaktakilerine hezeyan, yakındakilerine de keder şov yapmaktadır. Uçağı nasıl havada tutup rotayı doğru saptayabileceği ise bu hengâmede pek gündeme gelmez.

Bu durumu kader olarak görmek pek mümkün değil, benim insanoğlundan umudum tükenmedi.
SSCB örneğinde Stalin'in toplumun doğal önderi olduğu gerçeğine meydan okumaksızın da kapitalizmin geriletilmeye devam edilebilmesi, sosyalist rejimin tazelenmesi için ne yapılabileceğini tartışan, sovyet toplumunun yeniden gündemine sokan bir parti olması gerekirdi. Olmadığı anlaşıldı. Gündemi kapitalizmle sidik yarışı kapladı.

Umudumun neden tükenmediği, bunun - yani siyasal tekleşme ve kolektif aygıtların körelmesinin - kader olmadığı düşüncesi çok uzun hikaye. Üstelik bu hikaye, stalinizm - reel sosyalizm - trotskizm tartışmalarını da, sol ekiplerin büyük çoğunlukla neden patinaj yaptığı tartışmalarını da - eşzamanlı olarak - aşabilir kanımca, zaten aşmak zorunda. Mayınlı bölgeye girsek mi girmesek mi ben de kararsızım. Bu aşma işine katkı sağlamayacaksa girmemek daha iyi. Ama ben aşılabileceğini düşünüyorum.

Bir deneme yapayım: Başlangıç olarak Erkin'in "Herhalde temel sorunlardan biri, “otorite”, “güç”, “iktidar” vb.’nin, öyle ya da böyle, “bazı kişiler” tarafından temsil edilmesinin kaçınılmaz olmasından kaynaklanıyor. “Otorite”yi, “güç”ü, “iktidar”ı vb. temsil eden “bazı kişiler”, bunları kişisel çıkarları için kullanabiliyor... Daha çok sayıdaki “başka kişiler” de, yine çıkarları gereği, kendilerini bu “bazı kişiler”e teslim edebiliyor..." paragrafına itirazla başlayım.

İktidarı temsil eden ve halk tarafından ölüm kalım savaşından koca ülkeyi sağlam çıkardığı düşünülen lider ya da lider grubu, bir "kişisel çıkar" algısına sahip olamaz, imkansız. Bundan ötede kullanılabilecek "iktidar hırsı" ise en az stalinizm kadar klişe. Elimize analiz ve çözüm malzemesi sunmuyor. Örneğin gelecekte iktidarı trotskist bir ekibin aldığı bir ülkeden bir "Stalin" veya "bürokratik yozlaşma" çıkmayacağını garanti etmiyor. Sadeleştirirken bazı riskleri göze alarak, tekleşenin yön duygusunu kaybetmesinin kaçınılmaz olduğu fikrine yakınım.

"Tekleşmesin diye kural koyarsan iktidarı kendi elinle teslim edersin" diyen çok biliyorsunuz. Haklılık payı var ama herhangi bir insanoğlunun 5-8 sene civarı bir süreden fazla fiili yöneticilik yapmaması, sonrasında danışmanlık yaparken de görüşlerini açık ve yazılı bildirmesi gerektiğini düşünüyorum! Bunun çok somut ve hatta fizyolojik düzeyde gerekçeleri var, 1960'lar ve sonrasındaki tıbbi-psikolojik bilimsel gelişmelerle açıklığa kavuşan, hatta ölçülerek ayrıntılandırılan bir "yöneticilikte eskiyen birey" paternine sahibiz çoktan...

Tabi diğer ayak her zaman "lider sıkıntısı" yaratmayacağı güvencesi verebilecek gelişkin kolektif bir yönetici aygıtın, bugünden tasarlanamasa bile en azından ne yapmaması gerektiği konusunda belirgin derslerin çıkarılmasıdır.


 

 
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
02-02-2014, 21:28
Mesaj: #5
RE: Yaşam ve Yazgı’nın “özgürce” çağırdıkları

Kısaca yazmak her zaman riskli tabii... Daha da kötüsü, buraya çok uzun bir yazı eklemem biraz garip kaçacağından, yine mümkün olduğunca kısa yazmak zorundayım! Smile

Uçak benzetmesinin bir ülkenin yönetilmesiyle ilişkilendirilebileceği aklıma gelmemişti. İnsanların, ne kadar özgür olurlarsa olsunlar, belirli alanlarda “otorite”lere ihtiyaç duyacaklarını vurgulamaya çalışmıştım sadece.

Sovyetler Birliği’nde nelerin olup bittiği ve bu ülkedeki sosyalizmin “tam olarak” neden çözüldüğü, çok uzun tartışmaların konuları. Ve bunlar (“mayınlı/mayınsız alan” ayrımı gözetilmeksizin) tartışılabilmeli ve tartışılmalı elbette. Yalnız, bu tartışmaların sol siyasette merkezi bir ağırlık taşımaya başlaması, kanımca, hayli riskli olur.

Daha somut olarak söyleyecek olursam, sosyalist aydınların, yazarların, sanatçıların, tarihçilerin vb. geçmişi tüm boyutlarıyla sonuna kadar didiklemelerinin meşru ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Gelecekte benzer hatalara düşülmesini zorlaştırmak için...

Buna karşın, sosyalist örgütlerin bir “geçmiş muhasebesi”ne gömülmesinden, anlamlı siyasal sonuçların çıkamayacağı kanısındayım. Geçmiş muhasebesi, asıl olarak, “bir daha düşülmemesi gereken hatalar” ve “alınması gereken önlemler” üzerine düşünmemizi sağlar. Bunların da gerekli olduğu açık olsa bile, tek başına birtakım önlemler alarak, doğru ve ilerletici hedeflerin belirlenmesini güvence altına alamayız.

Ergun’un itiraz yönelttiği paragraf şuydu:

Herhalde temel sorunlardan biri, “otorite”, “güç”, “iktidar” vb.’nin, öyle ya da böyle, “bazı kişiler” tarafından temsil edilmesinin kaçınılmaz olmasından kaynaklanıyor. “Otorite”yi, “güç”ü, “iktidar”ı vb. temsil eden “bazı kişiler”, bunları kişisel çıkarları için kullanabiliyor... Daha çok sayıdaki “başka kişiler” de, yine çıkarları gereği, kendilerini bu “bazı kişiler”e teslim edebiliyor...

Bu paragrafta, epeyce genel bir “durum” ya da “nesnellik” saptaması yapmaya çalışmıştım. Yalnızca en üst düzey yöneticileri değil, çok farklı yerlerde ve kademelerde yöneticilik yapanları kastetmiştim. Bu nesnelliğin (nihai olarak) nasıl aşılabileceği hakkındaki görüşümü ise bir sonraki paragrafta paylaşmıştım:

Gerçek ve nihai çözümün koşulu (en azından bence) belli: İnsanları başkalarına muhtaç kılan her tür maddi eşitsizliğin ortadan kaldırılması. Eşitliğin olmadığı yerlerde insanların özgürlüklerini kolayca feda edebildiklerini biliyoruz, görüyoruz.

Ergun, itirazlarına şöyle başlıyor:

İktidarı temsil eden ve halk tarafından ölüm kalım savaşından koca ülkeyi sağlam çıkardığı düşünülen lider ya da lider grubu, bir "kişisel çıkar" algısına sahip olamaz, imkansız.

Burada bütün tartışma Stalin dönemine sıkışıvermiş oluyor. Bense, Stalin dönemi tartışması değil, daha genel bir tartışma yürütmeye çalışmıştım.

Stalin’i ve bazı başka üst düzey yöneticileri bir yana bıraksak bile, Sovyetler Birliği’nde farklı yerlerde ve kademelerde yöneticilik görevleri üstlenen çok sayıda insanın bu görevleri kişisel çıkarları için de kullanmış oldukları açık. Dünya ölçeğinde sınıfsız topluma ulaşana dek, bu soruna mutlak bir çözümün bulunabileceğini düşünmüyorum. Ama bazı önlemler ve asıl önemlisi bazı somut hedefler doğrultusundaki mücadeleler, bu sorunu belirli ölçülerde önemsizleştirebilir.

Bu arada, tartışmaların merkezine yerleştirmek çok anlamlı olmasa bile, “iktidar hırsı” denen şey, belirli bir gerçekliğe de işaret ediyor bence. En küçük örgütlerde bile, küçük ölçekli “iktidar”larını koruyabilmek için, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, örgütlerinin büyümesini ve güç kazanmasını engelleyenlerle karşılaşmıyor muyuz?

Ergun’un somut önerilerine gelince...

Yöneticilik sürelerinin sınırlandırılması, bence de üzerine ciddi şekilde düşünülmesi gereken bir önlem. “Danışmanlık” formülasyonu da...

“Gelişkin bir kolektif yönetici aygıt” talebi ya da beklentisi ise, kanımca, biraz soyut kaçıyor. Görünürde “kolektif” olan bir yönetim, gerçekte az sayıda kişinin ve hatta tek bir kişinin belirleyiciliğini perdeliyor da olabilir. Diğer yandan, kolektif bir yönetim de, Ergun’un “tekleşme” diye adlandırdığı sorunu yaşayabilir. Ve bu yaşandığında, “kolektif”lik, yönetilenlerin yöneticilerden hesap sormasını zorlaştıran bir özelliğe de dönüşebilir.

Sözünü ettiğimiz sorunları belirli ölçülerde önemsizleştirecek olan somut hedefler ne tür şeyler olabilir? Zaten çok uzattığımdan, birkaç örnekle yetineceğim (bazıları Eşitlikçi Forum: Neden ve Nasıl? metnimizden):

> Tüm yurttaşlara eşit şekilde ve parasız olarak sunulan hizmetlerin kapsamının giderek genişletilmesi.

> Çalışmanın herkes için bir hak ve ödev haline getirilmesi; tüm çalışanlara ve çalışamayacak durumda olanlara aileleriyle birlikte insanca yaşamalarına yetecek ücretlerin ödenmesi ve en az bunun kadar önemlisi, herkes için insanca çalışma koşullarının sağlanması.

> Devlet kurumlarının ve kamusal kurumların tüm faaliyetleri ile gelir ve giderlerinin halk tarafından (yani herkesçe) denetlenebilir olması.

> Irkçılık, inanç sömürüsü ve savaş kışkırtıcılığı içermeyen her tür hedef doğrultusunda örgütlenmenin ve bu hedeflerin hayata geçirilmesi için propaganda faaliyetlerinde bulunmanın serbest olması.

> Merkezi sorunlar söz konusu olduğunda tüm, yerel sorunlar söz konusu olduğunda ilgili yerelliklerdeki seçmenlerin belirli bir yüzdesinin talep ettiği konularda halkoylamasına gidilmesi.

> Devlet yöneticilerinin ve kamusal kurum yöneticilerinin düzenli olarak mal bildiriminde bulunması ve yöneticilik gelirlerinin işçi ücretlerinin ortalamasıyla sınırlandırılması. Tüm yöneticilerin seçimle belirlenmesi ve yöneticilerin onları seçenler tarafından her an görevden alınabilir olması.

Her ihtimale karşı vurgulayayım: Burada bir “programatik çerçeve” değil, sadece birkaç örnek var...

Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
08-02-2014, 04:56
Mesaj: #6
RE: Yaşam ve Yazgı’nın “özgürce” çağırdıkları
Herkese Merhaba;

Öncelikle şunu söylemeliyim son zamanlarda okuduğum en iyi tanıtım / eleştiri yazısıydı. Gerçektende kitabı hemen alıp okuyasım geldi. Ali Mert'e çok çok teşekkürler. 

Sevgili Ergun ve Erkin yine akıl açan değerlendirmeler yapmışlar. Onlara da ayrı ayrı teşekkürler.

Devlet yahut parti üzerinde otorite ve özgürlük ekseninde yürüyen bu tartışmanın sınırları var. Öylede olmak zorunda. Çünkü bu alanda yapılabilecek en iyi şey yapılan yanlışları tekrarlamamak için yapılmaması ve yapılması gerekenleri belirlememek. Ve burada getirilecek bazı çözüm önerileri bugünün Türkiyesi ve dünyası için uygulanabilir iken ilerleyen yıllarda yahut başka mücadele koşulları içinde geçerliliğini yitirebileceğini de unutmamak gerekiyor. Tartışmayı sınırlayan bir diğer husus ise aslında en azından sosyalist bir devlet yahut partide otorite - özgürlük karşıtlığının (çelişkilerin birliği de olabilir bu pekala) her zaman mücadele konusu olmasıdır. Her ne kadar otoriter eğilimleri sınırlayan mekanizmalar kurmuş olsanızda yahut kurallar belirlemiş olsanızda siyasallaşmayan yada siyasal ve ideolojik canlılığını yitiren bir kolektif içinde otoriter eğilimler baskın çıkabiliyor.   Tabi tersi sonu belirsiz bir özgürlükçülük de başa bela olabilir. Mücadele konusu olan otorite ve özgürlükçülük eğilimlerinin güç kazanması aslında birer sonuç olduğunu kesinlikle unutmamak gerekiyor. Örneğin Ali Mert'in tanıttığı kitaptaki o insanlar nasıl bu hale geldiler. En azından bizim tarafta oldukalarını düşündüklerimiz. 

Tartışmanın bana düşündürdükleri arasında bir de şu var Türkiye de sol nasıl iktidar olur ? Türkiye de sol neden iktidar olamıyor, toplumsallaşamıyor? sorularına Türkiye de ve dünyada sol iktirda nasıl kalır? sorusunu da eklememiz gerektiğidir.


  

 
 
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
09-02-2014, 17:28
Mesaj: #7
RE: Yaşam ve Yazgı’nın “özgürce” çağırdıkları
Evet Stalin paragrafıma "Örneğin..." diye başlamam gerekirdi. Ama ilk akla gelen örnek olması herhalde şaşırtıcı değil. Ayrıca - romanın geçtiği dönem olarak - çoktan söz açılmış durumda تصویر: images/smilies/rolleyes.gif. Tabi tartışmadaki yöneticiliğin, iktidardaki bir parti yöneticiliğinin yanında, iktidar için mücadele eden, güç kazanmaya çalışan bir partinin yöneticiliğini de kapsamasını ben de tercih ederim. Benim yapmak istediğim daha çok "yöneticilikte yıllanmak" denilen durumun, ister iktidar mücadelesi esnasında, isterse iktidardan sonra bir geçiş rejimi esnasında, ciddi bir sorun yarattığına ve bugün geçmişe göre bu sorunun çok daha berrak bir şekilde tanımlanabildiğine işaret etmekti. (Erkin'in saptamasını çok yerinde buluyor ve 'bilinçsiz' sözcüğünün altının tekrar çizme ihtiyacı hissediyorum: "En küçük örgütlerde bile, küçük ölçekli “iktidar”larını koruyabilmek için, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, örgütlerinin büyümesini ve güç kazanmasını engelleyenlerle karşılaşmıyor muyuz?")

Mahir'in dediği gibi sonuçta ideolojik canlılığını yitiren bir kolektif içinde otoriter eğilimlerin baskın çıkması olarak özetlenebilir. Ama aslında bu özetle yapabilecek pek az şey kalıyor geriye. Otoriterlik kadar çürüme, iktidar sarhoşluğu, despotluk, bürokratizm gibi indirgeyici ve/veya kötü niyet atfeden sıfatlara ihtiyaç kalmaksızın yol almaya başlamak benim önerim. 

Bu açıdan yönetemez veya çözüm-yön bulamaz hale gelenin "çıkar peşine düştüğü" veya "niyeti bozduğu"nu teşhis etmek otoriterleştiğini tespit etmek kadar anlamsızlaşmaktadır. Her otoriter eğilim bir "iç ve dış tehdit" algısını kitleselleştirme, halkın çoğunluğunu en azından tarafsızlaştırma becerisine sahiptir. Bu beceri, bir kısır döngü halinde rejimi dibe çekebilir. 

Otoriteye uzlaşılmış somut hedefe varılmak üzere ihtiyaç duyulacağına katılıyorum. Bu konuda itirazım yok (bu vesileyle Erkin'in  "Ergun itirazlarına şöyle başlıyor" cümlesini "manidar" bulduğumu belirtmeliyim.تصویر: images/smilies/smile.gif)

Somut hedef işine gelince, otoritenin gösterdiği tehdit algısının yanlış hedefin kitleselleşmesine neden olması riskini önleyemeyeceğini düşünüyorum. Yine aynı örnekten mecburen devam edersek, başına gelen felaketler sonrası sovyet toplumunun 1953 sonrası benimsediği  "kapitalizmi geçmek" hedefinin yanlış olduğunu düşünüyorum. Makro hedefler konulurken yüzlerce belki binlerce kişilik prezidyumlarda yazılan çizilenlerin sonuçta doğru kararı verdirtip doğru hedef saptayacağı garantisi olmuyor demek ki. Bunları ucu açık bırakmayı tercih ediyorum.​

 
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
24-06-2014, 23:46
Mesaj: #8
RE: Yaşam ve Yazgı’nın “özgürce” çağırdıkları
Selamlar,
Yaşam ve Yazgı okunacaksa, öncesinde "Savaşta Bir Yazar, Vasili Grossman Kızılorduyla 1941-45" kitabı okunmalı. Yaşam ve Yazgının çoğu malzemesi bu kitaptadır. Annesinin trajik öyküsünün detayları da burdadır. Yazarının Stalin karşıtlığı yer yer abartıya kaçsa da Yaşam ve Yazgı'nın daha iyi kavranmasını sağlayacaktır.
Taylan Kara
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
25-06-2014, 03:08
Mesaj: #9
RE: Yaşam ve Yazgı’nın “özgürce” çağırdıkları
Geleneksel solun mayınlı bölgesine, suçu bildiğiniz ama susarak o suça ortak olduğunuz bölgeye, geleneksel sol jargon içinde kalarak kolay kolay giremezsiniz. Belki sol komünizmle, işçi konseyleriyle, Rosa Luxemburg'la, Gramsci'yle, otonomculukla, devrimci anarşizmle bağ kurarak oralara yaklaşabilirsiniz ama bunu da siz tercih etmezsiniz. Çünkü kutsal örgütü korumak adına yıllarca onları liberal sol, yeni sol diye aşağıladınız. Sizin yazılarınızla yetişen genç kadrolar da muhafazakarlığı iyi bir şey sandılar. Ve o muhafazakar zihniyet onlara örgütlü mücadelede her türlü yaratıcılığı ve yenilikçiliği törpülemek şeklinde geri döndü. Şimdi ise eskilerden konu açıldığında, vicdanlı, iyi yürekli stalinistlikten başka yapacak bir şeyiniz yok görüldüğü kadarıyla.
Baskıcı parti yöneticisi modelini dizginlemek için yöneticilik süresini bir iki dönemle kısıtlamak gibi, "iyi yürekli, vicdanlı stalinist" öneriler çözüm olamaz. Çünkü baskıcı lider gücünü olağanüstü hal rejiminden, bir tür istisna halinden alır.
Koltuğu kaybedeceğini anladığında, "Partimiz gelenekleriyle taban tabana zıt bir kesimin saldırısı altındadır," der ve bu durumu bir istisna hali olarak kabul ettirir, istisnayı normalleştirir ve artık o, ömür boyu partinin doğal önderidir. Çünkü düşman kapıdadır. O olmazsa parti de olmaz.
Agamben, Benjamin, Negri tarzında teorisyenlerin önemli görüşleri var bu konuda. Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de tartışmanın odağı artık onların teorilerine kaymış durumda. Ama siz o düşünürleri yıllarca küçümsediniz ve sizin yazılarınızı okuyan genç kadrolar muhafazakar bir şekilde yetiştiler.
Sonuç ortada. Şimdi o genç kadrolar sizin geleneksel parti söyleminden bir kaç milimetre sapan yazılarınıza dahi çok ağır sövüyorlar. Çünkü onları siz böyle yetiştirdiniz.

Komünizm mücadelesi tarihi yalnızca stalinizmden ya da troçkizmden ibaret değil. Bir tarafta otoritenin diğer tarafta özgürlüğün olduğu komünist anlayışın da önemli bir geçmişi ve geleneği var. Rosa Luxemburg'dan Gramsci'ye, Kronstadt'tan Benjamin'e dek bir dizi özel isim zikredildi yukarıda. Yani devleti ortadan kaldırmak için hiç de devleti güçlendirmek sorunda değiliz. Başka türlü bir komünistlik de mümkün. Türkiye solcusu bunları düşünmekten korkuyor. Çünkü otoriter, iktidarcı, baskıcı olmayan bir komünizm mücadelesinin, mensubu olduğu kutsal örgütünü dağıtmasından korkuyor.

Ali mert'in "biliyoruz ama susuyoruz" dediği mayınlı bölge örneği: 1934'teki parti kongresinde delegelerin yarısından çoğu ve merkez komiteye seçilenlerin yüzde yetmişi öldürülmüş mesela.
Orada katledilen komünistler de bizim yoldaşımız değil mi?
Biliyoruz ama susuyoruz. Niye? Partimiz bölünmesin diye.
Parti bölündü işte. Susmak hiç bir işe yaramadı. Dünya tarihinde ilk defa bir komünist parti aynı gün aynı saatte iki eşdeğer kongre toplayacak.
O kadar yıl sustunuz. Bir işe yarasaydı bari.
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
Yeni Cevap 


Foruma Git:

[-]
Duyurular
Forum üyeleri, alt forum başlıklarından uygun olanına tıkladıklarında açılan sayfadaki YENİ KONU AÇ butonlarını kullanarak yazı ekleyebilir
MS Word'den forumumuza yazı aktarma

[-]
Son Yazılar/Yorumlar
Açık Radyo Kimin Sesi
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
26-08-2015 12:24
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 4507
Suriye'nin Fua ve Kafraya Beldelerinde Katliam V...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
26-08-2015 12:01
» Cevaplar: 2
» Gösterim: 6970
7 Haziran seçimleri ve işçi sınıfı diktatörlüğü
Son Yazı: A. Meriç Şenyüz
16-07-2015 10:23
» Cevaplar: 2
» Gösterim: 12580
Jerónimo de Sousa ile PCP’nin seçimlere bakışı ü...
Son Yazı: haddizât
07-07-2015 20:02
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 5378
Yeni Dönemde Birleşik Haziran Hareketi Ne Yapmal...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
21-06-2015 18:12
» Cevaplar: 7
» Gösterim: 12121
AKP'NİN SILAHLANDIRDIĞI VE HER TÜRLÜ DESTEGİ VER...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
11-06-2015 18:23
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 3801
HDP seçimlerde neden desteklenmeli?
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
05-06-2015 12:25
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 5618
Bereketli toprakların ozanı Orhan Kemal 100 yaşı...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
03-06-2015 23:49
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 6642
seçimde ne yapmalıyız?
Son Yazı: ali mert
22-03-2015 00:57
» Cevaplar: 10
» Gösterim: 18728
Vişnelik sürecinin katılımcılarına bir öneri
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
11-02-2015 21:47
» Cevaplar: 11
» Gösterim: 27690