Birinci TİP deneyimi
bir daha yaşanır mı acaba?

Türkiye'de Leninizme
yer var mı?
Gezi Ayaklanması
saptamaları

Yeni bir dil, hareket
ve geleneksel refleksler

Sol, iktidara nasıl
gelebilir?

 

Yeni Cevap 
Sürece dair “kafkaesk” bir okuma: Süreçteymişik abe…
16-11-2013, 23:03 (En son düzenleme: 16-11-2013 23:14 ali mert.)
Mesaj: #1
Sürece dair “kafkaesk” bir okuma: Süreçteymişik abe…
Şimdiki zaman ile gelecek zaman arasında belli bir mesafe olduğuna göre, kaçınılmaz bir şeymiş bu.  Süreçteymişiz hepimiz.

İstesek de istemesek de, istisnasız hepimiz, bu itinayla gelişen/geliştirilen süreçte bir şekilde yer almakta imişiz.

Süreç hepimizi kapsamasına rağmen, nedense sadece küçük bir kesimimiz, bu kimilerine göre sancılı ve acılı, kimilerine göreyse son derece canlı ve heyecanlı durumun, yani sürecin bilincindeymişiz.

Hayatın rutin ve doğal akışı, çoluk çocuk, iş güç, ekmek kavgası, kışkırtılmış arzular ve tatmin olamamış bireyler/benler/bedenler (yok daha neler!), sıradan hayatlarımızın korunaklı dünyası, evcimen hallerimiz, televizyon ekranı, doğa (oha!), manevi oyalayıcılar, hacı, hocanın vaazı (vızzzz!) falan filan derkeeeen, sürecin içinde olmamıza rağmen çoğumuz bunun pek de farkında olmadan yaşayıp gitmekteymişiz işte.

Tüm bu sıraladığımız engellere ve benzerlerine, kimisi ideolojik, kimisi gayet ekonomik ve hatta psikolojik bariyerlere rağmen, fark edilmeyecek gibi de değilmiş halbuki. Koskocaman bir süreçmiş bu. Eski açılımları yeni açılımların kovaladığı, paradigmaların çatır çutur yıkıldığı, ezberlerin birer birer bozulduğu, sınırların değiştiği, armutların elmaya, elmaların ananasa dönüştüğü, her bir şeyin tepetaklak ve altüst olduğu… devasa bir şey. Ne kadar engeli, bariyeri, manisi, irili ufaklı bahanesi vb. olursa olsun insanların; bunların hiçbirini tanımaz, alayının üstünden geçer, ezer gidermiş işte.  Önüne geçilemeyen, sağlam, kodum mu oturtan bir süreçmiş.

Sadece varlığıyla değil  (ontoloji değil yani), yapıp ettikleriyle de (epistemoloji ve praksis yani), fil gibi bir süreçmiş bu. Hepimizin günlük hayatına bir şekilde girer çıkar, yediğimize içtiğimize dahi karışır, yatak odalarımıza kadar elini, dilini ve hatta belini uzatır, züccaciye dükkanındaki fil misali, olmadı, her şeyin açık seçik anlatıldığı bir film misali heeeer bir şeye burnunu ve demin belirttiğimiz üzere başka birtakım şeylerini de sokar, kırar döker, parçalarmış işte.

Ve o böyle, her yere uzanma yetisini gittikçe geliştirirken, açarı kaçarı yok, sürecin tamı tamına içine girermişiz hep birlikte, yeniden ve yeniden. O ilerledikçe ilerler, duraksadıkça duraksar, tıkandıkça tıkanır, yeniden işlemeye başlayınca da yeniden işleyip dururmuşuz biz de!

İşlemesi bir yana, dendiğine göre, gayet de iyi işliyormuş bu süreç son günlerde. Yolunda gidiyormuş yani. Tanıtım ve pazarlaması öyle yapılıyormuş en azından. Sürekli umut pompalanıyormuş. Yeğmiş tabii ki bu, sürecin her an kesintiye uğrayabileceğine dair umutsuzluk yaymaktan ve/veya salgılamaktan.  Genel olarak “ve/veyalı” bir bir süreçmiş bu zaten. Olumsal tarafından.

Evet, hepimiz belli bir sürecin içindeymişiz ama tam olarak neresindeymişiz, işte o belli değilmiş. Süreç bizi nereden nereye götürüyormuş, nasıl götürüyormuş, neden götürüyormuş; eski sorunlarımız bir nebze olsun ortadan kalkarken yeni sorunlar mı birikiyormuş, yoksa eski sorunlar da olduğu gibi ortada duruyor muymuş, bunlar tümüyle tartışmaya açık konularmış aslında.

Daha açık bir şey soralım mı; ne sorunlarıymış bunlar ayol, neyin süreciymiş bu yahu?! Kızalım mı sonra; “Sürüklenip duruyoruz tamam da sürüklenmeye süreç mi denir Allah aşkına?!” İlla kelime türettirecekler adama; “Süreç başka, sürükleç başka” diyeceğiz sonunda. Ve devamında; “İlkini yönetebilirsin ama ikincisini asla!” Sürüklenip durursun oradan oraya… Haydaaa!

Sürükleç değil belki ama tıpkı onun çağrıştırdıkları gibi, sürüncemede kalmış ve sürüm sürüm süründüğümüz bir süreç olabilirmiş bu tabii ki.

Temkinli açıklamalar yapıyormuş bütün taraflar sürecin bu oynarbaşlı, yanarlı dönerli, elastik ve de plastik özelliklerine karşı.

Karşı mı? “Sürece dair” demeli zahir, zira “karşı” sözcüğü yanlış anlaşılabilir. Kimse karşısında olmak, karşısında görünmek ve hatta dışında kalmak, dışında görünmek istemiyormuş bu sürecin.

Dışarıda olmak istemiyormuş ama bir yandan da çok angaje olunmaması gereken bir şeymiş bu sanki. “Ne olur ne olmaz” kaydı her tarafta, herkesin aklında ve ağzındaymış. Nereye gideceği, ne kadar gideceği belli değilmiş yaygın bir kanaate göre; bu yüzden de insanı her an yarı yolda bırakabilirmiş. Dediğimiz gibi, herkes temkinliymiş bu yüzden. Güvenle yaklaşabileceğiniz, ona güvenerek hareket edebileceğiniz, sırtınızı yaslayabileceğiniz bir şey (ne peki? olgu, boru, veri?) değilmiş yani!

Hatta, sürece dair bilinmesi gereken ilk şey, ona güvenil(e)meyeceğiymiş.  

Bir ikincisi ise, onsuz yapamayacağınızmış tabii ki. Daha önce de belirttiğimiz ve hep belirtildiği gibi; sürecin tümüyle dışında kalmak çok ama çok korkuturmuş insanları. Fazla angaje olamasalar da büsbütün dışında kalamazlarmış işte. Çok ayıplanası, küçümsenesi, hor görülesi bir şey olurmuş böylesi. Süreci terk etme ya da süreç tarafından terkedilme korkusu yaşarmış insanların çok büyük bir kesimi. Sürecofobi.

Çünkü – ortada ispat olmasa da – yaygın bir kanı varmış bu konuda: Süreci ilk terk eden, kaybeder(miş) muhakkak, eninde ve/veya sonunda!

Kaybetmek değil, kazanmak istermiş herkes, sorunun değil çözümün bir parçası olmak. Çok yaygın ve yerleşik bir kanaate göre, bir çözüm süreciymiş bu zaten.

Çözüm süreci olmasına çözüm süreciymiş ammaaa... çözülecek olan bu şey -  artık her neyse - neden anında çözülmez, radikal ve keskin bir darbeyle belirgin bir çözüme kavuşturulmaz da, böyle uzun uzun sürece yayılırmış, işte o belli değilmiş. 

Gerçekten de, uzuuuun, inişleri çıkışları, gelgitleri, kendine özgü gerilimleri olan bir süreç tarif edilip yaşanacağına, sorun net olarak belirlenip birdenbire bir çözüme kavuş(tur)ulsa olmaz mıymış yani?
Daha önce böyle bir şeyin olduğu hiç görülmemiş.

Meseleyi, konuyu, sorunu… sürece yaymak, onu yumuşatır, rahatlatır ve böylelikle gerçek bir çözümün olanaklarını da görünür kılar derlermiş. Öbür türlü, radikal bir darbeyle birdenbire çözmekteyim derken, tam tersine meseleyi olduğundan daha da büyütür, süreci bütünüyle çıkmaza sokabilirmişsiniz.

“Sürece yaymak” zaten sorunların ve dolayısıyla çözümlerin doğasına içkinmiş. Tabii bunu, ani gelişmelerden kaçınmak anlamına yormak da gerekmezmiş. Elbette sürecin belli momentlerinde, hızlı ve sarsıcı gelişmeler yaşanması, hatta radikal kimi kopuşların gündeme gelmesi söz konusu olabilirmiş. Hatta sürecin kendi içinde önemli merhaleler kat ettiği, sıçramalar gerçekleştirdiği bu tür durak ve/veya konakların olması, herhangi bir sürecin olmazsa olmazlarındanmış. Gelgelelim bu tür tarihi momentlere bakıp, tümüyle “o an”a angaje olarak, bakın işte, süreç tamamlandı/tamamlanıyor, çözüldü/çözülüyor, bitti/bitiyor türünden çıkarımlarda bulunmaya kalkışmanın da da alemi yokmuş. Olmazmış öyle bir şey. Süreç sürermiş…

Kuşkusuz biz sürecin kimi özelliklerine dair bu derin (neresi derin ayol, kaptırmayın o kadar sürece, yüzeysel işte) diyebileceğimiz mevzular üzerine düşünür, sorular sorar ve yazıp çizerken, her zaman olduğu gibi süreç ilerliyormuş bir yandan da. Kaçınılmaz bir şeymiş bu. İlerlerken ilerlemesi bir yana, dursa da ilerliyor, gerilese de ilerliyormuş! Adı süreç olduğu için böyle bir özelliği varmış, ilerlemek onun doğasındaymış.

Akrep gibiymiş yani bu süreç. İstekler, niyetler, niyet okumalar falan bir yana, doğasına uygun davranırmış her durumda.  

O yüzden süreç denen sırat köprüsünde düzgünce ve dikkatlice yürümeyi bilmeliymiş insanlar. Siz yürümeseniz de, süreç bir şekilde yürütürmüş sizi zaten.

“İtiraz edemez miyiz yani hiç, iradi bir müdahaleye kalkışamaz ve hatta gücümüz yettiğince darbeler vuramaz mıyız, icabında işini bitiremez miyiz” diye sorarmış saf saf insanlar? “Ne darbesi, askeri veseayet mi istiyorsunuz yine” yahut “Yok canım, olmaz öyle” demekten dillerde tüyler bitmiş.

Hem bitse de ne olacak ki (tüy değil, süreç), bir süreç biter, öbürü başlarmış! İnsanlar asıl bunu anlamazlarmış işte: Sürecin, süreçlerin bir parçası, süreçler silsilesinin süreci olduğunu…

Sürecin çoğulluğuna ve bütünlüğüne değil, öznenin rolüne ve görevlerine takılıp kalırlarmış böyle sürekli. Misyonsuz/müdahalesiz/mücadelesiz kalmak istemeyen zavallı varlıklar işte. “Gerçekten öznesiz süreçler mi şimdi bunlar, olamaz öyle bir şey, değil mi” diye sorup sorgulayıp durmaları başka nasıl açıklanabilir ki? Dil gibi yapılanan, yapısalcıların yapılarına rahmet okutan öznesizliğe dair endişeleri? “Ha süreç, ha yapı, (devrimci) özneyi muhakkak kurmalı, yeni bir çıkış gerçekleştirmeli” diye diye kafamızı şişiren takıntıları… “Devrimci süreç” diye yeni tipte süreç tanımlamaları... İflah olmaz hakikaten de böyleleri.

Özne müdahale edemiyorsa karabasanlar basar bunları. “Sürecin/süreçlerin öznesi değil miyiz biz gerçekten de, sürükleniyor muyuz sadece? Sür, sür, sür, sür… sonsuza kadar sürecek değil ya bu. Sürecin de ta bilmem neresine!..”

Bakın işte, gördünüz mü, küfür de etmeye başlarlar durduk yere. Süreç hakkında tekillik/çoğulluk karmaşası da yaşarlar süreç ilerledikçe ve kendi içinde yeni süreçler doğurmaya başladıkça.  Karmakarışık, insanın asabını ve ağzını bozan, ne idüğü belirsiz bir süreç ve/veya süreçler silsilesiyle karşı karşıya olduklarını düşünürler, ona karşı güçsüz olduklarını eninde ve/veya sonunda idrak ederler ve yıkılırlar böylelikle.  

Halbuki kendi kendilerini yıpratacaklarına, dövünüp üzüleceklerine, kaptırıp gitseler ya güzelce. Olmadı, unutup da gidebilirler. Nasılsa süreç – elbette bir şekilde onları da içine katıp – ilerler…

Tabii başka bir açıdan (“reverse angle” diyelim, havalı olsun) bakılacak olursa, yakınmalar ve yanıp yıkılmalar da sürecin bir parçası olmaktan başka bir şey değilmiş aslında. Şikayetçileri ve muhalifleri yeni bir güç katarmış genelde sürece. Sürecin unsurlarının kendilerini daha da konsolide etmesinde epey işe yarayabilirmiş onların geliştirdikleri söylemler, giriştikleri eylemler. Ne eylemi? Tövbeler olsun, tövbeler.  

Bu durumda, herkesin birbirine yamuk bakmasına, sinirli sinirli sorular sormasına da hiç gerek kalmazmış aslında.  “İçinden geçmekte olduğumuz bu süreç ne zaman bitecek peki arkadaşım. Bakın, sinirlerim hepten yıpranmaya başladı” diye yakınmasına ya da.  Takmayıp o kadar kafalarına “Yeni normal bu” diyip birbirlerine ve/veya kendi kendilerine, alışmaları sürece en iyisiymiş özetle. Süreç zaten insanların alışkanlıklarını göz önünde bulundurarak, bunlardan kolay kolay vazgeçemediklerini varsayarak, büyük sıçramalarla değil de yavaş yavaş ilerlermiş genelde. Ama huylu huyundan vazgeçmezmiş bir türlü, müzmin muhalifler, ne yapar eder, süreci masaya yatırırlarmış.

Masanın bir köşesinde,  “Süreci yönetemiyoruz be Ayşem”  diye tuttururmuş biri. “Yönetemiyoruz be Mehmetim” diye yanıtlarmış beriki, birbirlerini doğrulamaktan (hafiften bir haz da alıp) başka bir şey yapmazlarmış. “Muktedirlerin ipliğini pazara seremiyoruz bir türlü” diye siyasal, ideolojik bir boyut getirirlermiş sitemlerine daha sonra.  “Seremiyoruz sahi güzelim”,  “ah, seremiyoruz” diye tıkanır, içmeye başlarlarmış ardından. Üçüncü kadehten ve araya giren mezelerden ve suskunluklardan sonra,  “Dünya onların be Ayşem. Biz sadece kendi içimize seriliyor, kıvrılıyor, kıvranıyoruz” yollu hıçkırırlarmış. “Ah daralıyoruz, bunalıyoruz be şairim, şekil veremediğimiz şeylerin şekline giriyoruz“ diye diye görürlermiş şişenin dibini. “Ah be iki gözüm, büyümeyi, güçlenmeyi, serpilmeyi arzuluyor ama hep çuvallıyoruz, söylesene bana, biz nerede hata yapıyoruz” diye bir yandan arabeske bağlar, beri yandan masalarındaki son haydari kırıntılarına kızartılmış ekmek parçaları banarlarmış. “Suç bizde değil be güzelim. Silindir gibi geçtiler üzerimizden” diye efkarlarını, sisteme, düzene ve sürece doğru dağıtmanın rahatlığına ermeye çalışır, masadaki ekmek artıklarını yuvarlaya yuvarlaya küçük silindir parçaları yaparlarmış. “Orası öyle ama her şeyden önce, şu bizim eski arkadaşlarımız, şimdiki sürecin has evlatları ve/veya üvey evlatları batırıyor bizi en dibe”  diye yine yaktıkları mektubun ucunu eskiiiii arkadaşlarına bağlar ve bunun gibi başka nağmelerle sızmaya doğru ilerlerken, hesap gelirmiş masaya birdenbire. Ve sürecin bir parçası olarak paraları bayılır, yapacak başka bir şey kalmadığını anlamaya başlar, yoldan bir taksi çevirir, eve gidip sevişirlermiş güzelce.  

Süreç yeni süreçlere gebe kalırmış böylece.

Süreçle ilgili yeni yeni gelişmeler, yepyeni deyişler doğarmış her ayrılıp birleşmede. Yeni süreçlere gebe olan sürecin tarihsel süreçle ilişkisinin ortaya konması, tüm bir siyasal süreç bölgesel bir çözüm sürecine açılsa da içinden geçilmekte olan zorlu sürecin de göz önünde bulundurulması gerektiği, bütün bu süreçte hepimizin iyi ya da başarılı bir sınav verdiği, her kesimin sürecin önünü tıkamamak için elinden gelen çabayı sarf ettiği, ancak sürecin geldiği noktada da çok dikkatli olunması ve gerekli hassasiyetin gösterilmesi gerektiği, süreci uykuya yatırmak isteyenlere karşı uyanık hareket edilmesi gibi belirlemelermiş bunlar.  Bayılırmış işte insanlar sürece dair bu türden inciler yumurtlayıvermeye. Herkes midye, her yer istiridye ve her şey sürece dair, her şey sürece dahilmiş.

Yumurtlaya yumurtlaya, kaçınılmaz bir şekilde (yeniden ve yeniden) sürecin bir parçası haline gelinirmiş böylece…

Süreç hayatın ta kendisi değil miymiş zaten?

“Sürecin yerini bizzat hayat alsa rahatlayacağız belki” dermiş bu durumda kimisi. En azından, derin bir soluk alıp onu dışarı doğru verirken, şöyle geniş geniş, ferah ferah, ağız dolusu bir “H-a-y-a-t” diyip rahatlayacağız.

Öyle ya, bugüne kadar “S-ü-r-e-ç” diyip rahatlayan biri, hiç görülmemiş...
 
 

 

 

 
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
Yeni Cevap 


Foruma Git:

[-]
Duyurular
Forum üyeleri, alt forum başlıklarından uygun olanına tıkladıklarında açılan sayfadaki YENİ KONU AÇ butonlarını kullanarak yazı ekleyebilir
MS Word'den forumumuza yazı aktarma

[-]
Son Yazılar/Yorumlar
Açık Radyo Kimin Sesi
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
26-08-2015 12:24
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 4209
Suriye'nin Fua ve Kafraya Beldelerinde Katliam V...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
26-08-2015 12:01
» Cevaplar: 2
» Gösterim: 6572
7 Haziran seçimleri ve işçi sınıfı diktatörlüğü
Son Yazı: A. Meriç Şenyüz
16-07-2015 10:23
» Cevaplar: 2
» Gösterim: 12184
Jerónimo de Sousa ile PCP’nin seçimlere bakışı ü...
Son Yazı: haddizât
07-07-2015 20:02
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 5091
Yeni Dönemde Birleşik Haziran Hareketi Ne Yapmal...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
21-06-2015 18:12
» Cevaplar: 7
» Gösterim: 11353
AKP'NİN SILAHLANDIRDIĞI VE HER TÜRLÜ DESTEGİ VER...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
11-06-2015 18:23
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 3608
HDP seçimlerde neden desteklenmeli?
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
05-06-2015 12:25
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 5361
Bereketli toprakların ozanı Orhan Kemal 100 yaşı...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
03-06-2015 23:49
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 6382
seçimde ne yapmalıyız?
Son Yazı: ali mert
22-03-2015 00:57
» Cevaplar: 10
» Gösterim: 17779
Vişnelik sürecinin katılımcılarına bir öneri
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
11-02-2015 21:47
» Cevaplar: 11
» Gösterim: 26666