Birinci TİP deneyimi
bir daha yaşanır mı acaba?

Türkiye'de Leninizme
yer var mı?
Gezi Ayaklanması
saptamaları

Yeni bir dil, hareket
ve geleneksel refleksler

Sol, iktidara nasıl
gelebilir?

 

Yeni Cevap 
Gezi Ayaklanması Saptamaları
25-09-2013, 01:33 (En son düzenleme: 26-09-2013 20:42 Ergun Çağlayan.)
Mesaj: #1
Gezi Ayaklanması Saptamaları

Ayaklanmanın benimsenmiş jargonuyla "bağzı saptamalar" yapmak istiyorum. Yapılabilecek birçok saptamanın  bir alt kümesi diyebiliriz. Ama rastgele bir liste değil bu.

Ülkemiz halk hareketleri geçmişi zayıf bir ülke. 27 Mayıs darbesine giden süreçteki hareketlenme, 15-16 Haziran gibi örnekleri iki basamaklı bir rakama çıkarmak bile çok zor ve tartışmalı olur. Bu açıdan Gezi deneyimi, devasa bir şok başta bu kabul edilmeli.

Öncelik, saptanması sosyalistler için "ne yapmalı?" sorusuna yanıt oluşturabilecek, veya böyle bir yanıta doğru yol aldırabilecek bir birikim oluşturmak, tabii bir de "ne değildir?" listesinde anlaşarak tartışmayı diğer yönden sınırlandırabilmek.

Dolayısıyla böyle bir saptama listesinin itiraz, ek ve düzeltmelerle bir süre yoğurulduktan sonra, ön açıcı ve saptama-görev listesini zenginleştirici bir katkı sağlayabileceğini umuyorum.

Önce görece daha kolay uzlaşılabilecek beş tane:

Birincisi çok telaffuz edildi ama önemli: Gezi ayaklanması çok kalabalıktı, tahminimce kentli yetişkin insanların en az yüzde yirmisini sokağa çıkardı. Ve Batı Anadolu'nun hemen tümüne yayıldı.

İkincisi: Kentlerle sınırlıydı ve işyerlerine kayda değer bir yansıması - etkisi olmadı.

Üçüncüsü, bir ön sinyali veya birikimi olmaksızın aniden parladı, bir ekonomik buhran veya siyasi kriz tarafından tetiklenmedi. Eylül ayındaki lokal devam eylemlerini (Ankara-Antakya) hariç tutsak bile, haftalara yayıldı.

Dördüncüsü, ezici çoğunluk örgütsüzdü. Örgütlü kesimler içinde yer almakla birlikte eridi. Toplum örgütsüz, eylem bu kadar kitlesel olunca eyleme katılanlara örgütlülüğün nimetlerini anlatmaya çalışmak kaldı.

Beşincisi belirgin bir yoksul veya işçi karakteri yoktu. Hemen belirteyim, bunu "eksiklik" olarak nitelemek, çok mesafe aldırıcı değil. Ama "sınıfsal değil de neydi?" sorusuna verilen ve itiraz edilemeyecek yanıtlar arasında şunlar var:

2000'lerin ortasında Japonya'da başlayan, sonra global ekonomik krizle ABD'ye ve Avrupa'ya bulaşan "mutsuz, eğitimli genç kentliler" hareketi karakteri var. (Ama bu karakterin her tezahürü, bambaşka şekillere büründü. Tokyo, New York, Portland, Madrid, Atina, Tunus, Kahire... ve İstanbul'da...)

Öğrenci ve beyaz yakalı (hizmet sektörü) ağırlıklı ve evet işyeri-okul bacağı ihmal edilebilecek derecede zayıf (öte yandan hizmet sektörü Türkiye emekçilerinin yüzde 50'sini kapsamaktadır.)

En azından çekirdeğinde, başlama noktasında "mekan direnişi", "haysiyet ayaklanması", "elde olanı koruma refleksi" ağırlıklı. Somut bir minimal programı olmak şöyle dursun, korumacı yönünün gücünden kaynaklanan bir negatifliği bile var.

Ve evet özgürlükçü. Parklara beton döken, alkolü yasaklayan, kadınları sosyal birey olmaktan çıkarıp kuluçka makinesi haline getirmeye çalışan, çoğunluk diktası peşindeki bir hükümetten "varolma hakkı" talep eden, bunun için direnmeye, tehlikeye atılmaya kararlı yüz binler...

Ben ayaklanma olarak adlandırmayı tercih ediyorum. Belki Gezi Parkı ve Kuğulu Park özelinde mekan odaklı "direniş" adı daha uygun ama genel bakıldığında Haziran'da hareketlenen kütleler için temel fikir, buldukları ilk merkezi yerde, "sokakta" olmak, çoğunlukla hayatında ilk kez stadyum dışında slogan atmak, sayıları ve sesi artırmaktı...

 

Hükümet karşıtı mı, imkansız birliktelik mi?

Haziran günlerinin ortalama ve çok yaygın eylemci profili içinde şu unsurlara çok önem verdim (bu liste olgunluğa ulaştırılabilirse verimli bir tartışmanın önü açılabilir diye düşünüyorum):

Hükümet karşıtlığı hakim, ama birçok noktada çok geride. Hatta "Hükümet İstifa!" (geçici veya kalıcı olduğunu bilemediğimiz) geri çekilme döneminde "zorlama bir ortak payda" havası estirdi. Çünkü birçok bileşen, hükümet değişiminin çare olmadığını, bunun farklı yaşam biçimlerine hayat hakkı zorlayan bir dinamiği eksilttiğini düşünüyor.

Katılımcıların bazı özellikleri ilk kez öne çıkıyor: Herkes sokaktaki insan sayısından son derece şaşkınlaşmış vaziyette. (Dahası, herkes şaşırmaya kendinden başlıyor!) Çoğu ilk kez bir sokak protestosuna katılıyor. Farklı ayaklanma gerekçelerinin farkında ve tolere edebiliyor, çünkü bir "tolerans” olmadan şaşırdığı bu sayının tutturulamayacağının farkında. Türk bayrağı sevmeyenler, Kürtleri sevmeyenler, Kürtlerin yeterince katılmamasından huzursuz olanlar, genç devrimci demokratları zarar verici bulanlar, bulmayanlar, anarşistler... herkes bir arada durmaya, sokakta çoğalmaya çalıştı.

Yine önemli bir ortak payda, sokağa çıkarak bir şeylerin değiştirilebileceğini 12 Eylül sonrası ilk kez sezmesi. Bu sezgi, kendi can güvenliği risklerini bilinçli bir şekilde göze almasını, sonradan kendilerine bile şaşırdıkları kadar cesur ve kararlı olmalarını sağlayan en önemli etmenlerden biri. Bu, siyasette bir sol tabuyu yıkıp geçti. Belki hâlâ kimse farkında değil ama solun  marjinal kalmasında ve onyıllarca marjinal sürmesindeki gerekçelendirme setini açıklayalım: 1 - 12 Eylül baskıları devam ediyor, korku hakim 2- Halk atomize oldu, medya tahakkümü altında uyuşturuldu, 3- Adaletsizliğe, baskılara, insan hakkı ihlallerine duyarsızlaşma var, 4- Kimse AKP'nin bu ülkeyi nereye doğru götürdüğünün farkında değil, tekrar tekrar anlatmalıyız... Bence hepsi bir gecede çöktü.

O 31 Mayıs'ta İstiklal Caddesinde Gezi'de direnenlere destek için toplananlar gaza boğulup Tünel'e kadar püskürtüldükten sonraki sessizlik ve birkaç saat sonra gece yarısına yaklaşıldığında hemen bütün mahallelerden gürüldeyerek akan insan seli var ya! İşte o, solun 33 yıllık siyasi aksiyon modelinin çöküşünü de temsil ediyordu.

12 Eylül'ün, Özal'ın, Çiller'in, Demirel'in, Erdoğan'ın temsil ettiği baskıcı düzenin mağdur ettiği onca kesimin talep ettiği destek, bu mağduriyetlere itiraz etmenin yararsız olduğunu düşünen kitleler tarafından onyıllarca verilmedi. Ama 33 yıl sonra ansızın "şimdi dışarı çıkarsak bir şeyler değişebilir" fikri şimşek gibi geceyi aydınlattı.

O parkı kaldırmak için beni de çiğnemeniz gerekir diyen insan sayısının binlere ulaşması bile şaşırtırdı, milyonlara vardı. Başbakanın olan biteni ancak dünyanın en güçlü gizli servislerinin büyük komplosu olarak açıklayabilme çaresizliği, aslında solcular gibi iktidarın da tehlikeyi göze alıp sokağa fırlayan insan sayısını anlayamadığının, açıklayamadığının en önemli göstergesi oldu.  İstanbul'da sosyalist-devrimci solun örgütlü gücünün en geniş anlamıyla 30-40 bin kişiyi geçmeyeceğini tahmin ediyorum. Ve çok hızla büyük kütlelerle devir-daim eden, eve uyumaya, işe çalışmaya gidip, yarım gün sonra yeniden dahil olan devasa sayılar, İstanbul'un yetişkin nüfusunun en az beşte biri sokakta... Bir orantısızlık olduğu ortada.

Ve sadece sayıca içinde erime ve ses duyuramama sorunu yok, belki de daha önemli bir sorun var, duygusal olarak kendime 30 senelik sosyalist olarak kendime en çok dert ettiğim şey: "Kadim sol"un, yeni sokağa çıkanlardan yalıtıklığı... Solun kendi katılımının sayısal sınırlarını zorladığı Taksim mitinglerinde defalarca kurduğu kürsü ve hitap kitlesiyle Gezi Parkı direnişçileri arasındaki yalıtıklık ve iletişimsizlik... (Kürsü, arkasını meydana döndü ve Gezi direnişçileri, "eski solcular otuz yıldır ilk kez polis Taksim'i boşaltmışken halay çekip kurtlarını dökmeye gelmişler" diye bir bakıp işgallerine geri döndüler.)

 

Ve diğer saptama taslaklarım:

Gençler ezici çoğunluktaydı ama gençlik hareketi özelliği göstermiyordu. Burada şüphesiz yeni bir nesil yetişmesinin ve bu nesilin dijital bir aşırı iletişim içinde bulunmasının payını tartışmamız gerekiyor. Ama mutlaka sadece bununla açıklanamayacak bir "ayaklanmanın, sokaktakilerin sayısını bir artırmanın boyun borcu olduğu" fikrinin Türkiye tarihindeki en büyük sayıda insan tarafından hissedilmesi kayıt altına alınmalı. Gençler daha atak, daha korkusuz ve daha iyi teknolojik donanıma sahipti, öndeydiler ama orta yaşlılar ve hatta yaşlılar hemen hiçbir momentte "burada benim ne işim var" diye düşünmedi.

Hareketlenen kütlenin hallice bir kesimini oluşturan "CHP tabanı" bu hareketlenme esnasında, devasa ve acımasız Ergenekon operasyonuyla kapıldıkları umutsuzluğun karanlığında bir kaza eseri memleketin kaderinin darbesiz marşsız da değişebileceği ışığını gördüler. "Halkçı" partinin halkçı bir rejim isteyen kitleler tarafından istemediği yerlere götürüldüğüne tanık olduk. CHP olmasa da CHP tabanının yani CHP’ye oy veren heterojen kesimin büyük bir bölümünün Ergenekon operasyonu ve Gezi ayaklanması ikilisi sonrasında ciddi biçimde dönüştüğünü düşünüyorum.

Bu açıdan örneğin “bu süreçten sonra nasıl Sarıgül aday çıkıyor?” diye şaşırmak yerine bunu bir şans olarak görmek gerekiyor. Çünkü CHP, AKP’ye alternatif bir siyasi parti olabildiği sürece barındırdığı cumhuriyetçi - solcu/özgürlükçü - liberal kümelenmelerin sürtünmelerini ve kopuşlarını daha şiddetli yaşayacak, işini yapan bir sol açısından daha dinamik bir hitap kitlesine yol açacaktır.

Son olarak Gezi’nin bir emekçi veya yoksul hareketi olmadığı ve örgütsüz olduğu üzerinden beğenilmemesine dönersek, "bi canım kaldı almadıkları, onu da siz alın" diye polisin üzerine yürüyen kemalist teyze de orta sınıf, "beni memleket batarken seyredeyim diye mi iyi okula gönderdiniz?" diyerek evden kaçan "apolitik" genç de. Anarşistler, devrimci demokratlar, kemalistler, liberaller, sosyalistler yan yana ne kadar durabilirdi? diye kestirip atacağımıza, vakit geçirmeden özgürlükçü isyankarlarla cumhuriyetçilerin ve sosyalistlerin tarihte kaç kez birlikte ayaklanıp ülkelerin kaderini değiştirdiklerini, bir aylık "karşılıklı anlayış ve eylem birlikteliği"ni neyin sağladığını düşünmeye-ayrıntılandırmaya başlamalıyız. AKP'nin tüm rezilliklerinin mucizevi bir şekilde provoke ettiği, çoğunluk tahakkümünün bıçağı kemiğe dayadığı noktada benzersiz ve tekrarı mümkün olmayan bir aydı deyip geçmeyeceksek...

Fabrikalara, ofislere, tarlalara gelince. O işin daha zor ve belki hiç el atılmamış kısmı. Gezi'nin bir ayaklanma olarak olgunlaşmama, en azından siyasal düzlemde yeterince kalıcı iz bırakamama riskinin (ağzımdan yel alsın!) en önemli gerekçesi olur. O boşluğun da kırk senelik tarihi var. Sendikal hareket daha ne kadar bitirilebilir, sol işyerlerinde giderek seyrekleşen lokal direniş dönemleri dışında daha ne kadar kendini yok saydırabilir? Ve işyerlerinde patronlar 8-0 galipken, yani AKP gidince yerine gelecekten umut beslemenin sınırı belliyken ayaklananların mevcut solu ne kadar ciddiye alacakları konusunda pek emin olamıyorum.

Pek çok solcunun içgüdüsel reflekslerle ayaklanmanın içinde ve ön saflarda yer alıp ona paha biçilmez katkılar koymasını azımsamak değil amacım. Ama genel olarak bu ileri atılma refleksi ile örgütlü olma durumu arasında vahim bir açı ortaya çıkmış olduğunu düşünüyorum.

Bu cümlelerin çoğunun birer tartışma başlığı olduğunun ve ucu açık olduğunun farkındayım. Ama Türkiye solunun bir birikimini temsil ettiğini düşünen birçok kesimin bunları tartışmaya niyetli olmadığı gibi bir fikre kapılmış durumdayım. Ben bunları tartışarak solcu kalmayı tercih ediyorum. Hadi, buyrun.

Ve ek bâbından hem zihnimi kurcalayan, hem de yanıtları çarpıştırmanın ilerletici olabileceğini düşündüğüm kimi sorularla bitiriyorum:

- 33 yıllık siyaset anlayışının kimi temel direkleri çöktü diye düşündüğüm "kadim sol" neden böyle düşünmüyor? Gezi'nin ebediyen sönmesine dua eden AKP ve CHP'nin yanına bazı sol örgütleri de mi ekleyeceğiz, yoksa ben çok heyecanlanıp "goşistleştim" mi? (Devrimci demokratlar için 1980 öncesinde TİP'te kullanılan jargondan)

- Gezi, yukarıda değindiğim şekilde CHP tabanını kısmen ama umut verici biçimde değiştirdi. İki partili tek programlı bir ABDvari rejimin ikinci bacağını oluşturma projesi olan yeni CHP girişimleri, burjuva siyasetini sarsacak ve sol tarafından etkiye açık bir halkçı kopuşu gündeme getirebilir mi? Solun böyle bir kopuşu "yoldan çıkaracak" gücü toplaması nasıl mümkün olur?

- Ekonomik krizden uzak bir seyir izleyen Gezi sürecinin, AKP'nin faşist karakterini ortaya çıkarmasıyla,  ağırlığını henüz kestiremediğim ama yüzde 10-20 arası tahmin ettiğim, istikrara, ekonomik çıkara oy veren bir merkez sağ seçmen kesiminin desteğini çekmesine yol açmış olma ihtimali yüksek. Üzerine bir de ekonomik kriz gelirse (ki üç dört yıllık bir süreden bahsettiğimize ve 2008 sonrası global parasal genişleme döneminin sonuna geldiğimize göre çok yüksek ihtimal), yeni kurulacak bir AKP hükümetini bir sonraki seçimden önce düşürecek bir siyasi kriz gündemde. Kriz ve siyasi kaos, 2001 yılından daha kötü bir şekilde Türkiye halklarının başında patlayacak. Merkez seçmen ise herhangi bir ciddi seçenek olmadığından bir "ılımlı"ya sarılabilir. Veya aynı anlama gelmek üzere ana muhalefetten çıkacak ve mevcut halk düşmanı politikaları sürdürecek bir truva atı güçlenebilir. Bugünden hazırlanmaya başlarsa, kriz ve sağ siyasetin restorasyonu koşulları altında sol, "yoksulların dayanışması" örnekleri yaratabilir mi?

- Gezi'nin sandıkla bir ilgisi yok demeyeceksek, seçim önemsiz demeyeceksek Gezi ayaklanmasını, AKP'li olmayan herkesin genel seçimlere yönelik AKP karşıtı geçici bir ittifakı ve örneğin  bir yıl sonra erken seçim vadeden bir cephe çağrısı olarak okuyabilir miyiz?

- Yerel seçimlerde, belediye meclislerine halk forumlarının içinden üye seçtirme kampanyası yürütmek, Gezi sürecinin canlı kalmasını ve belediyelerin en azından yolsuzluk ve halka hizmet öncelikleri açısından dizginlenmesini sağlamaz mı?

 



 

 
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
03-10-2013, 00:22
Mesaj: #2
RE: Gezi Ayaklanması Saptamaları
 Öncelikle herkese merhaba,

Ergun'a saptamalarından dolayı teşekkür ediyorum. Zira her zamanki gibi akil açmaya devam ediyor.

Gezi gunlerinin nasil yaşandığı, Geziye nasil gelindiginin yani Gezi öncesinin ve sonrasının ayrıntılı bir şekilde degerlendirilmesi ve bir çok başlıkta sonuçlara varmak gerekiyor. Siyaset, ideoloji ler alanı, teori, örgütlü mücadele, ayaklanma sanatı, kitle iletişim araçları nın toplumsal mucadeledeki yeri v.s.

Soru 1 Geziden sonra siyaset yapma anlayışımız da ne gibi degisiklikler yapmalıyız?
Yada Gezinin devamında nasıl bir siyasi hat izlenmeli (y) di veya izlenmeli?
Soru 2 Gezi ideolojiler alanında gerciligin hakimiyetini dagitabildimi yada ideolojik mücadele de Gezi sonrasında ne gibi değişiklikler gündeme gelmelidir?
Soru 3 Gezinin teorisini kim yapacak? Yada serin ve hayat saçan bir ilk yaz teorinin saptamalarla anlasilabilirmi?
Soru 4 Gezinin õrgütsüzlügünün sonuçları, Ergun' un deyişiyle kadim sol ne olduda Gezi ili birlesemedi?
Soru 5 Ayaklanma nasil yonetileme di?

Soru 5 Kitle iletisim araçları meydanlara milyonları toplarmi? Yada bize her ayaklanmada oldugu gibi milyonlari toplamak icin dolayimlr gerekmezmi?

Ayrıca Gezi tartışmaları ve saptamalarinda her seyi degil bizi ileri tasyacak başlıkları gundemimize almalıyız. Zira Gezi ile ilgili tartışma başlığı bulmakta zorluk cekmeyecegimizi düşünüyorum. Örneğin neden en temel slogani o.ç tayyip olduğunu da tartısabiliriz. Bu sebeble bu konuda yöntem ve başlık belirlersek daha faydalı olcagi kannatindeyim.

Bu arada Gezi gerçekten yasandimi? Öyleyse nerde ustaya dahi eyvellah etmeyen halk.
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
04-10-2013, 23:53
Mesaj: #3
RE: Gezi Ayaklanması Saptamaları
Teşekkürler Mahir, siyaset yapma anlayışımızda ne gibi değişiklikler yapmalıyız sorusunun yanıtı uzun ve ucu açık olur. Belki konu başlıklarına ayrıştırarak sadece başlamakla yetinebilirim burada: Halka "doğruları" anlatmak, onları "direnmeye çağırmak" veya "demokratların ortak tepkisini şekillendirmek" gibi kodlar yazıldı onyıllarca. 

Bir örnek olarak şu "kitlesel basın açıklaması" kalıbını verebilirim. Herhalde bu ifadeyle karşılanan aktivitelerden pek azında eylemci sayısı o mekanda konuşlanmış polis sayısını geçiyordu. 

Mesela Gezi ayaklanmasının ilk gününden sonra önemlice bir kısım devrimcide "halkımızı barikatlarda savaşmaya çağırma" gündem oldu. Yani demek istediğim solun kurduğu bu jargon aslında sürreel bir hava estirerek solun gerçek meselelere yanıt verebileceği fikrinden büsbütün uzaklaştırıyor olabilir. Şöyle bir hat izlenmelidir diyemem ama bir sorun olduğu kabul edilmeli başka türlüsü denenmelidir demek bile öyle zor ki bu ülkede, bunun gibi noktalarda adım adım mesafe almanın büyük katkısı olabilir.

Aslında seslenme araçlarındaki sorunlar, "seslenilenleri olduğundan farklı algılama" sorunlarından kaynaklanıyor. Yani Gezi en çok Türkiye halklarının ağırlıklı bir kısmının pek saf olmadığını, aksine oldukça farkında olduğunu gösterdi. Sadece işe yarayacağını hissettiği eylemlere gözü kara dalabilecek kesimin ürkütücü bir potansiyeli olduğunu da.

Demek ki Türkiye'nin kaderini değiştirmek için neyin işe yarayabileceğini samimi (inandırıcı) bir şekilde tartışabilen ve gerçek, somut, birikim yaratılabilir süreçler gösteren, uygulayan, böyle bir kesime öncülük "hakkı" kazanabilirmiş diye düşünüyorum. Neyin işe yarayabileceğini göstermek, bir adres ve birikim yaratmak... Bunlar zahmetli, maliyetli ve pek denenmemiş şeyler. 

İkinci soruya şimdilik yetersiz kalacağını bilsem de kısa yanıt vereyim: İktidar, gericilik salgılamak (hatta pompalamak) zorunda. En gerici tabana çekilenler orada kalacak bile olsalar, onları mazur görecek geri bir demokrasi anlayışı yutturulacak. Örneğin Erdoğan'a diktatör denen yerde Abdullah Gül, demokrat oluverecek. Yani gericiliğin geriletilmesi görelidir. İktidar ihtiyaç duyduğu sürece ve ayaklanmaya gericilikle bilinçli savaşacak bir önderlik benimsetilmediği sürece Gezi, kalıcı kazanım sağlamaz diye düşünüyorum.

Yine üçüncü sorunun da benzer bir yanıtı var gözümde: Bir ayaklanmanın teorisi olmaz. Ayaklanmayı (genellikle kısmı ve küçük kalsa da) yönlendirmeye çalışanların teorisi-modellemesi eleştirilebilir, geliştirilebilir ancak. 

Solun birleşmemesi konusuna gelince. Gezi'ye öncülük etmesi, kimi kısmi örnekler dışında mümkün olmamış sosyalistler, öngöremedikleri ve içinde eridikleri ürkütücü boyutlardaki bir hareketlilik içinde birleşemezlerdi. Kadro sayılarını ve etki alanlarını olağan dönemlere göre büyütmenin keyfi onlara yetti diye düşünüyorum.

Örgütsüz halkın erkek nüfusunun en çok kullandığı küfürlere sarılması şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan, kadın katılımının kısa sürede bunu çoğunlukla nötralize edebilmesiydi mesela. Kadınların ve genç çocukların daha çok katıldığı, babalarınsa daha çok ürktüğü ve yan çizdiği söylenebilir.

Ayaklanma yönetilebilir değildi: Harekete geçirdiği kesimlerin heterojenliği, öncülük iddiasındaki kimsenin öngöremeyeceği ve şaşkınlaşmadan duramayacağı ani bir parlama ve tabi somut bir hedefinin olmaması, Taksime kışla yapımından vazgeçilmesiyle ve tatilin-sıcakların bastırmasıyla doğal bir sona sahip olması...

Son soruna gelince: Henüz bilemeyiz. Yeniden alevlenmeyecek olsa bile ne değişmiş olabilir tartışmalıyız. Sol değişmemiş görünüyor. CHP ve AKP de. En önemli ve kalıcı değişimin her kesimden "bu memleket adam olmaz"cılarda olacağını düşünüyorum. CHP'ye kerhen oy veren çoğu umutsuz kesimin ilk kez kendinden ve halktan umut beslemesi az şey değiştirmeyecek.

AKP'ye destek veren merkez sağ seçmen AKP'nin artık bu ülkeyi yönetemeyeceğine kanaat getirmiş olabilir. Ama bunun sandık sonuçlarını mı değiştireceği yoksa seçimlere katılımı mı düşüreceği şüpheli.

Bir de tabi en önemli değişim, gerçekten ders çıkarmayı başarabilecek solcu siyasetçilerde olur. Çünkü yıllarını HES'lerle mücadeleye vermiş antikapitalist çevrecilerin prestiji, herkesten daha yüksekti. Bu bize ne ifade ediyor acaba? 

 

 
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
28-04-2014, 01:00
Mesaj: #4
RE: Gezi Ayaklanması Saptamaları
gezi günlerinde ilk dikkatimi çeken, ayaklamanın içinde yoksulların yer almaması idi. "ah keşke işçiler organize sanayi bölgelerini, yoksullar varoşları bırakıp gezi ayaklanmasına dahil olsa" diye hem üzülerek bekledim, hem de sokaktakilerin inanılmaz cesur çıkışı beni büyülemeyi başardı. ayaklanmanın artçıları devam ederken de şu soru aklıma geldi: ya türkiye ekonomisi ayaklanmanın altında ezilirse, içinden çıkılmaz bir ekonomik kriz ortamı oluşursa ne olur? "ulan rahat mı battı, bizim yiyecek ekmeğimiz kalmadı!" denilerek, gerçekten organize sanayileri, varoşlar boşalabilir mi? bu insanlar, sokaktaki gezicilerin altından girip üstünden çıkabilirler mi? böyle bir ihtimal bir an için oluştu sanıyorum. o an "devrimciler ne yapacaktı?". bu soruyu cevaplamayı başaran, gezi ayaklanmasını da "saptar" sanıyorum.
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
08-05-2014, 14:43
Mesaj: #5
RE: Gezi Ayaklanması Saptamaları
http://yoldaspancuni.blogspot.com.tr/201...ugezi.html
Daha önce Gezi Direnişi ile ilgili yazdığım yazının Gezi'nin sınıf karakteri ile ilgili kısmını paylaşıyorum
"Bir Orta Sınıf Hareketi mi?
Gezi Direnişi'nin yaşadığımız topraklardaki diğer direnişlerden farklılıklarını ortaya koymaya devam edebiliriz. 
Gezi'de, ne Şemdinli ve Diyarbakır'daki gibi sadece Kürtler sokaktaydı, ne de 95 Gazi'de olduğu gibi varoşlarda yaşayan emekçiler, ne de 15-16 Haziran'daki gibi sadece işçiler. Bu kesimlerin hepsi alanlardaydı ama şu ana kadar alanlarda pek görmediğimiz  "Beyaz Yakalılar" da direnişin bir öznesi oldular. 
 
Bu kez, her Cuma akşamı olduğu gibi bir-iki tek atmaya değil, direnişe omuz vermeye, direnişin bir parçası olmak için gelmişlerdi Taksim'e. Vodka-vişne için değil, "Bu biber gazı bir harika dostum" demek için düşmüşlerdi Taksim'in yollarına. Beyaz gömleklerinin üzerinde bu sefer kravat değil, gaz maskesi vardı.
İş stresinden kurtulmak için gittikleri Taksim'in barlarında yine iş konuşarak geçirdikleri akşamların yerini, geleceklerini konuştukları, gelecekleri için mücadele ettikleri akşamlar almıştı.
Bu kez "ertesi gün iş var" derdi olmadan sadece Cuma akşamları değil her gün, her gece Taksim'deydiler. Sadece Taksim'de değil, memleketin tüm meydanlarında, Kadıköy'de, Kızılay'da, Alsancak'ta..
AKP iktidarına ve onun temsil ettiği burjuvazi düzenine karşı doğrudan sınıf kini gütmeden, iktidara karşı sokağa çıkan sadece Beyaz Yakalılar değildi elbette. Lüks semtlerden direnişin yoğun yaşandığı yerlere akıp gelenler de vardı, direnişi kendi yalıtılmış sitelerine getirenler de. Vakıf üniversitelerine onbinlerce lira vermekten imtina etmeyen ailelerin çocukları ile devlet üniversitesine gidip hafta sonları Taksim'in barlarında çalışmak zorunda kalan gençler aynı barikatta yan yana dövüştüler. Dizi setlerinden günlerce gözüne uyku girmeden çalışan set işçileri de oradaydılar, sadece bir dizi için milyonlarca liraya sözleşme imzalayan "Muhteşem Süleyman" da oradaydı.
 
Yüksek eğitim ve yüksek gelir düzeyi, iyi bir statü, kendi işini yapması, üniversite öğrencisi olması gibi özelliklere sahip direnişçilerin hatırı sayılır çokluğu, direniş için "Orta Sınıf Hareketi mi?" sorusunu sormaya yetti. Bu kesimlerin Gezi Direnişi'ndeki hissedilir varlığı, direnişi bildiğimiz klasik işçi sınıfı hareketlerinden de ayırt ediyor. 
 
Memleketimizdeki bütün toplumsal hareketlerde her zaman ayakta olan ve işçi sınıfının önemli bir kısmını oluşturan ve hepsi birer emekçi semti olan varoşların birçoğunun sessiz kalması, fabrikaların, iş yerlerinin direnişe omuz verecek önemli bir hamle olan üretimi durdurma gücünü kullanmaması, yani alışagelmiş işçi ve emekçi kategorisine giren kesimlerin kitlesel katılım göstermemesi hareketin bir "Orta Sınıf Ayaklanması" kalıbına sokulması için zemin hazırladı.

KESK, daha önce kararlaştırdığı 5 Haziran grevini DİSK ile yapmaya karar verip, grevi Gezi Direnişi'ne eklemleyerek 4-5 Haziran günlerinde emekçilerin bir kısmını sokağa döktü ama birkaç şehir dışında beklenen patlama ve kitlesellik gerçekleşmedi. Bu grev, Türkiye’nin hiçbir yerinde üretimi ve hayatı durduramadı. 
Ama bu kesimlerden beklenti yüksek olunca ve beklenti karşılanmayınca eleştirilerden fazlasıyla nasibini aldılar. Beklenti o kadar yüksekti ki; direniş başladıktan hemen sonra direnişin nereye evrileceğinin merak edilmeye başlandığı dönemlerde, kendisine lider arama hastalığı depreşen halkın bir bölümü, KESK ve DİSK'in hareketin öncüsü olması için daha neyi beklediğini soruyorlardı. Kendisinin lider seçmek değil, lidersiz bir toplum istediği için sokakta olduğunu fark edemiyorlardı. Bu beklentiyi dile getirenlerin farkında olamadıkları ya da olmak istemedikleri bir gerçek daha vardı: Ne KESK ne de DİSK Türkiye'deki muhalif güçlerden azade yapılar değiller ve Türkiye sol hareketinin birer parçasılar. Türkiye'deki sol güçlerin bu kadar zayıf olduğu bir dönemde büyük ölçüde bu güçlerin kitlesinden oluşan sendikaların güçlü olmasını beklemek hayal olur.
Hem sendikalı hem de sendikasız işçilerden toplumun her kesiminden olduğu kadar direnişe katılımlar olması ve varoşların birçoğunda eylemler düzenlenmesi, emekçi semtlerinde de forumlar yapılmaya devam ediyor olmasına rağmen; hem varoşlardaki emekçileriyle, hem de KESK, DİSK ve TÜRK-İŞ gibi örgütleriyle topyekün olarak işçi sınıfı beklenildiği kadar bu direnişin bir öznesi olamadı.
Daha önceki deneyimler ve kitaplardan öğrendiğimiz "İşçi sınıfının öncü rolü" tarihe mi karışıyor?
Bu sorunun cevabını bulabilmek için, işçi sınıfının Gezi Direnişi'nde üzerine yüklenen bu rolü oynayıp oynamadığına ilişkin birkaç ihtimali gözden geçirelim: 
 
Birinci ihtimal; Türkiye işçi sınıfı, Tekel Direnişi ve THY grevi gibi irili-ufaklı birkaç istisnanın dışında uzun zamandır hareketsiz kaldığından rolünü bir süredir çalışamadı ve hantallaştı. Bu yüzden de Gezi Direnişi’ndeki rolünü iyi oynayamadı.
İkinci ihtimal; İşçi sınıfına rolüne çalışmasını sağlayacak ve rolünü hakkıyla oynatacak bir yönetmen (devrimci parti) olmadığı için rolün hakkı verilememişti. 
Üçüncü ihtimal; İşçi sınıfına tarihsel olarak yüklenen bu rol artık miadını doldurmuştu da bizim haberimiz yoktu. Yani işçi sınıfı, kapitalizme karşı öfkesini kusmak isteyen ve bu öfkeyi bir devrime dönüştürmek isteyen yığınlara öncülük edemeyecekti artık. Başka bir deyişle; uzun zamandır düşündüğümüzün aksine, işçi sınıfı bu tür toplumsal alt-üst oluşlarda toplumun diğer kesimlerinden farklı bir misyona sahip değil. Onlar da toplumun diğer öğeleri gibi hareketin öncüsü değil, bir parçası olabilecekler sadece.
Dördüncü ihtimal; İşçi sınıfı dediğimiz kitle büyüdükçe bizim ezberimizi bozarak fabrika, atölye ve emekçi semtlerinin dışına mı taştı? Yani Gezi’de, tulumlu, baretli, elinde çekici ile fabrika işçilerini çokça göremedik ama biçim olarak değişen işçi sınıfının yeni müdavimleri Gezi'de çoğunlukta olması Gezi Direnişi'ni "işçi sınıfı hareketi" kategorisine sokmaz mı? 
Bu ihtimallerden hangisinin veya hangilerinin doğru olduğunu birkaç yazı ile 3-5 günde çözecek değiliz elbette ama biz de elimizden geldiğince taşın altına elimizi sokalım.

Burada iki temel probleme el atarak hareketin sınıfsal karakterini anlamaya çalışalım: 
Birincisi, geleneksel işçi sınıfı tanımlarının sınırlarını zorlayarak “güncellenmiş” işçi sınıfını ortaya çıkarmaya çalışmak. İkincisi de direnişteki orta sınıfın varlığının hareketin sınıfsal karakterini nasıl etkilediğini anlamaya çalışmak. 
 
İşçi sınıfının kapsamına kimlerin girdiği sol içerisinde en çok tartışılan konulardan biridir. Fabrikalarda ve atölyelerde çalışan, mesai saatleri az-çok belli olan tipik işçi kategorisine girmeyenler işçi sınıfına dahil edilecek mi? Varoşlarda yaşayan ev kadınları, evlere temizliğe giden kadınlar, işsiz gençler, lise ve üniversite öğrencileri, bankacılar, plaza çalışanları, mankenler, futbolcular, hayat kadınları, part-time çalışanlar, home-ofis çalışanlar vb. işçi sınıfından sayılmalı mı, yoksa hepsine küçük burjuva deyip geçmeli mi?
Özellikle 80’li yıllardan sonra tüm dünyada hızla artan hizmet sektörü çalışanlarının durumu, işçi sınıfının bileşimi tartışmalarında önemli bir yer tutar. Örneğin banka, sigorta, borsa gibi finansal piyasalarda çalışıp, kendilerini işçi kabul etmeyenler bir hayli fazladır. Bu kesimler; plazaların süslü çalışma ortamları, her gün şık elbiselerle işe gitmeleri, kalburüstü insanlarla muhatap olmaları gibi nedenlerle kendilerini işçiden saymazlar. Yine reklam, pazarlama, turizm ve otelcilik, bilişim, özel güvenlik gibi sektörlerde çalışanların durumu da benzerdir. Neyse ki, Çağrı merkezi çalışanları ve dizilerde set işçiliği yapanlar bu kesimler arasında ezber bozan adımlar atmaya başladılar. Sayıları bir hayli artan çağrı merkezi çalışanları ve set işçileri vahşi kapitalizm dönemine minnet ettirecek kötü çalışma koşullarına karşı dernek, sendika gibi örgütlenmelerle sınıf savaşının ne tarafında olduklarının farkına vardıklarını göstermeye başladılar. 
 
Gezi Direnişi’ne katılanların önemli bir bölümü de lise ve üniversite öğrencisidir. Öğrencilerin ailelerinin ekonomik veya sınıfsal durumları ile bir genelleme yapmak çok zor olsa da, bunların okullarından mezun olduktan sonra herhangi bir yerde bir işçi (beyaz veya mavi yakalı) olarak çalışacakları çok yüksek bir ihtimaldir. Çünkü okulları onları nitelikli işgücü arzının öğeleri olmak üzere eğitmektedirler. Mezun olur olmaz babasının şirketinin başına geçecek küçük bir azınlığı çıkarırsak, bu kesimlerin bir bölümü iyi-kötü bir yerlerde “işçi” olarak çalışacak, diğerleri de işsizler ordusuna katılacaktır.

İşçi sınıfının bileşimindeki değişimi görmeden Gezi Direnişi'ne işçilerin yoğun bir şekilde katılmadığını iddia etmek büyük bir hatadır. Üstelik Gezi Direnişi'nde hayatını kaybedenlerin hepsinin ya kendisi bizzat işçi, ya işçi çocuğu ya da emekçi semtlerinde oturmaktadır.

Mehmet Ayvalıtaş: Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi-İstanbul
Berkin Elvan: Okmeydanı-İstanbul
Ethem Sarısülük: Ankara (İşçi)
Medeni Yıldırım:Lice-Diyarbakır
Ahmet Atakan: Armutlu-Hatay
Ali İsmail Korkmaz: Eskişehir
Hasan Ferit Gedik: Gülsuyu-İstanbul
Abdullah Cömert: Armutlu-Hatay

Emekçi semtlerinin birçoğunda kitlesel eylemler olmaması bir yana, emekçi semtlerinde yapılan eylemlerin bazıları, ülke genelinde zaman zaman tansiyonu düşen direnişin sıcaklığını tekrar arttırdı. Özellikle Hatay'ın Armutlu mahallesi emekçileri destansı direnişleriyle günlerce ülke gündeminden düşmedi.
Dolayısıyla, gerek işçi sınıfının şekil itibariyle bileşiminin değişmesi, gerekse de işçi sınıfının örgütlü bir şekilde direnişe katılmaması gibi etkenler, direnişe işçi sınıfının yoğun olarak dahil olmadığını iddia edenlere bir argüman sunmaktadır. Ancak işçi sınıfı direnişin odağında olmasa da beyaz yakalılarıyla, emekçi semtleriyle direnişe ciddi bir şekilde damga vurmuştur. 

Gelgelelim avukat, mimar, mühendis, doktor, mali müşavir, danışman gibi mesleki becerilerini bir işçi gibi işverene değil, müşterilerine satan meslek gruplarına. Bunlar yukarıda belirttiğimiz beyaz yakalı işçilerle hayat tarzı ve eğitim düzeyi olarak benzerlikler taşısa da sınıfsal olarak farklılıklar arz eder. Bunları küçük burjuva ve orta sınıf gibi kategorilere yerleştirsek bile bu kesimlerin varlığı hareketin sınıfsal niteliğini nasıl etkileyecektir? 
 
Orta sınıflar, sınıfların ortaya çıkmasıyla iki temel sınıfın arasında kalan kesimler için ortaya atılmış bir olgudur. Bu kesimleri ne rahatça burjuva sınıfının bir öğesi olarak görebiliriz, ne de işçi sınıfının. Bu kesimler iki sınıf arasında kalan ve hem alt sınıfa düşme, hem de üst sınıfa yükselme imkanı olan bir kesimdir. Konjonktüre göre işçi sınıfına da dahil olabilir, küçük burjuva olarak da kalabilir. Örneğin bir avukat bir hukuk bürosunda çalışırken işçi sınıfına dahil edilebilirken, kendi bürosunu açarsa küçük burjuva, işi büyütüp büroyu “hukuk bürosu” na dönüştürüp yanında başka avukatlar da çalıştırmaya başlarsa bir üst sınıf olan burjuvazi saflarına girmiş olur. Her ne kadar böyle kategorileştirmeye çalışsak da sınıflar arasındaki sınırlar çok net ve keskin değildir. Kapitalizmde sınıflar arasında sıklıkla geçişler olabilirken, orta sınıf bu geçişi sağlayarak önemli bir rol oynar.
Orta sınıf diye nitelendirilebilecek kesimler, eğitim düzeyiyle, sahip olduğu statüyle kendini işçi sınıfından ayırmaya, onlardan farklı görünmeye çalışır. Ama bazı dönemlerde kendilerinin de bu düzende çok fazla güç ve statüye sahip olmadıklarını görürler. Böylesi dönemlerde de burjuvaziye yüzünü dönerler. Ama bu sefer öykünmek için değil, öfkesini kusmak için..
 
Orta sınıflar, işçi sınıfı ve burjuvazi gibi temel sınıflardan bir olmadıkları için, bir sınıf olarak kendilerini tarif edip kendi örgütleriyle, kendi mücadele yöntemleriyle sınıf mücadelesine katılmadıkları için toplumsal bir hareketin içinde bağımsız hareket edemezler pek. Orta sınıf herhangi bir harekete yoğunlukla katıldığında ya alt sınıfla arasındaki farkı daha fazla göstermeye çalışır ya da proleter olduğunu hatırlayarak üst sınıflara karşı mücadele eder. Orta sınıfın yoğun olarak katıldığı bir hareket esasında ya alt sınıfa ya da üst sınıfa aittir. Örneğin Faşizm, orta sınıfların yoğun olarak katıldığı ve yönlendirildiği bir üst sınıf hareketidir. Orta sınıflar faşist hareketlere yoğun olarak katılarak burjuvaziye yedeklenirler. 
 
Gezi Direnişi ise görünüş itibariyle AKP’ye karşı olsa da, özü itibariyle üst sınıflara karşı başlatılmış bir harekettir. Kamuya, yani halka ait kaynakların AVM’ler, oteller vs. yoluyla özel mülkün eline geçmesinin engellemekti hedef. Hareketin merkezinde işçi sınıfının olmaması, orta sınıfların da yoğun bir şekilde sokakta olması, sokağa çıkan herkesin kapitalizme karşı olduğunu bilmemesi direnişin neoliberalizme karşı olduğu gerçeğini değiştirmez.
Kültürel mirastan AVM yapmak: Neoliberalizmin ta kendisi !
Gezi Parkı, Atatürk Kültür Merkezi ve Topçu Kışlası arasındaki tercihler muktedirler arasındaki bir tarihi hesaplaşmayı ele veriyor vermesine de, AKP iktidarının asıl derdinin bu olmadığı apaçık ortada.
AKP iktidara geldiğinden bu yana, 1980’den sonra ayyuka çıkan piyasalaşma sürecinin çok iyi bir taşıyıcısı olduğunu 12 yıl boyunca kanıtladı. 1980 öncesinde de var olan ama 24 Ocak Kararları ile resmileştirilen bu sürecin sembol ismi Özal olmakla birlikte, sonrasında iktidara gelen hiçbir parti bu sürecin karşısında durmadı. Karşı durmadığı gibi AKP’nin bugün yapmak istediklerini kolaylaştıran adımlar da attılar. Yani bugünün sorumlusu AKP kadar diğer iktidar partileridir de.
 
AKP, diğerlerinin sahip olamadığı 3 dönem üst üste tek başına iktidar olmanın avantajını da kullanarak piyasalaşma sürecinde zirve yaptı. İktidarda kaldığı sürece piyasanın önünü açtı, iktidarda kalmak için piyasalaştırılmamış alan bırakmadı. Kapitalizmde iktidar olmanın, iktidarda tutunabilmenin en önemli şartı, hem kendinin, hem de çevresindekilerin sermayesini arttırmaktır. Sermaye birikiminin tıkandığı yerde iktidarın da tıkanacağını bilen AKP, iktidarını sürekli beslemek zorundaydı. Üstelik AKP’yi iktidara taşıyan para sevicilerinin önemli bir kısmı, önceki iktidarlarda çok fazla palazlanamamanın acısını çıkarmak niyetindeydi. Yani AKP’nin bunları beslemek için çok daha fazla “yem”e ihtiyacı vardı. Bu yüzden paraya çevrilebilecek akla gelen her şeyin piyasalaşması gerekiyordu. Eğitim, sağlık, doğa, çevre, kültürel ve tarihi miras, dini motifler, spor vs.
 
AKP ve AKP iktidarından nemalanlar da kapitalizmin “her şeyin pazarlanabileceği” kuralına uyarak çevreyi, doğayı pazarlamaktan geri durmadı. Marx’ın Gezi’de çokça hatırlanan sözünde dediği gibi: “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” 
Nasıl ki eşsiz güzellikteki Karadeniz ormanlarını HES’lerle tarumar ediyorsa, gölgesini satamadığı Gezi Parkı'ndaki ağaçları kesmek de anormal değil onlar için. Neoliberalizmi düstur edinenler için tarih ve kültürel miras da birer sermaye birikimi aracıdır. Yukarıda değindiğimiz gibi, Topçu Kışlası’nı yeniden yapmak bir tarihsel hesaplaşma planı içeriyorsa da asıl dert tarihi, kültürel mirası pazarlamak ve Türkiye’nin en çok para dönen şehrinin en merkezi yerini “rantabl” hale getirmektir. Tarihi bir anlamı olan Topçu Kışlası’nın AVM şeklinde yeniden inşa edilerek içinde hamburger, t-shirt satılması, Hollywood filmleri oynatılması; muhafazakar-milliyetçi bir partinin tarihine sahip çıkması ile değil, kapitalizmin iliğine kadar işlenmesiyle açıklanabilir ancak. 
Kapitalizmin 1980 sonraki yüzü “Neoliberalizm” gereği, egemen sınıflara yeni mülk alanlarının açılması için burjuvazi dışındaki diğer kesimlerin mülksüzleştirilmesi zorunluluktur. 
Önce devletin ellindeki KİT’ler gibi kamu malları özelleştirildi. Bu kurumlarda çalışan işçilerin güvencesinin ve maaşlarının yüksek olması toplumun geri kalanı için bu kurumları kolay vazgeçilebilir kıldı. Sonra eğitim ve sağlık gibi temel insani ihtiyaçlar piyasalaştı. “Parası olan hizmeti satın alabilir” denilerek sağlığımız serbest piyasanın insafına emanet edildi. Gerek KİT’ler gibi kurumların özelleştirilmesi, gerekse de eğitim ve sağlığın piyasalaştırılmasında devlet kendi egemenlik alanındaki kurum ve hizmetleri gözden çıkarırken pek zorlanmadı. 80 sonrası bütün hükümetlerde olduğu gibi Tayyip Erdoğan’da da, Özal’ın “köprüyü de satarım” rahatlığı vardı. 
Ama piyasaya aktarılan bu kaynaklar tükenince ve “piyasa” dediğimiz şeyin yeni rantlarla beslenmesi gerektiği düşünülünce yeni rant kaynakları ortaya çıkarılmalıydı. Özelleştirme ve piyasalaştırma süreci AKP döneminde “bir level” daha atladı: 
 
Artık hedefte insanların gündelik yaşamlarında ortaklaşa kullandığı “tam kamusal mal ve hizmetler” vardı. Mülksüzleştirme süreci, artık giderek daha fazla otoriterleşmeye ve zor kullanımına dayanmaktadır. Dereler talan edildi, ormanlar yok edildi, parklar AVM’ye dönüştürülmek istendi. Bununla da yetinilmeyip özel mülke, insanların yaşadığı evlere, mekanlara müdahaleye kadar vardı iş (Açık alanlarda içki içilmesinin ve saat 22:00’den sonra içki satışının yasaklanması gibi). Tam da burası insanların “Artık Yeter” dediği ve daha önce sessiz sedasız izlediği her şeye karşı çıktığı bir patlama noktası haline geldi. Öfke doğrudan Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetinedir ama bu öfkenin ardında kapitalizmin bütün bu talanına karşı bir başkaldırı gizlidir. 
İnsanların sokağa çıkarak karşı durduğu otorite, kapitalizmin 1980 sonrasındaki hali neoliberalizmin kitleleri tam anlamıyla mülksüzleştirmek için kullandığı otoritenin ta kendisidir. Bu patlama noktası aynı zamanda kapitalizmin sürekli hazırda tuttuğu şiddet silahını artık kullanmaya başladığı noktadır. İşte o an geldiğinde burjuvazinin üzerinde gözü gibi titrediği “sivil toplum”, “muhalefet”, “özgür basın”, “insan hakları” gibi iyi zaman dostları kapı dışarı edilir ve içeriye bütün ihtişam ve kuvvetiyle sadece bütün toplumsal kesimleri kendi köklerinden ve bağlarından koparmakla kalmayan aynı zamanda teker teker tüm toplumsal sınıflara ait oldukları yerleri de gösteren sermayenin “demir yumruğu” davet edilir. Devletin demir yumruğunun çıktığı yerde bir gerçek daha tüm çıplaklığıyla açığa çıkar: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, 12 Eylül 1980’den Gezi Direnişi’ne devlet geleneğinin hiç değişmediği gerçeği. 
Devlet yine “Ben Yaparım, Kimseye de Sormam” diyecek kadar zorba, 12 Eylül faşizmini aratmayacak kadar baskıcıdır. Hakkını arayana karşı şiddetin her türlüsünü kullanan, kendi vatandaşını öldürmekten hiç çekinmeyen, hak arama mücadelesini yalan, iftira, provokasyon gibi kirli savaş oyunlarıyla bozmaya çalışan ve bunları yaparken de çoğu zaman komik duruma düşen bir devlet geleneği. 
 
Burjuva medya da “özgürlüğünü” bir kenara bırakarak ait olduğu yere hizmet eder. Burjuvazi her kesimiyle “istikrar” diye inler ama burjuvazi içinde son dönemlerde artan rant pastasından kendi dilimini küçük bulanlar çemkirecektir. Gezi Direnişi’nde KOÇ Grubu’nun doğrudan hükümete destek vermemesinin nedeni budur. Çünkü; bu memleketin son 50-60 yılının burjuvazisini temsil eden KOÇ Grubu, AKP döneminde palazlanan gelenekçi-muhafazakar-inşaatçı burjuvaziye karşı ihmal edilmiştir, bu memleketin en güçlü burjuvazisi olduğu yok sayılmaya başlanmıştır. 
 
Neticede; 1980 sonrası yükselen neoliberal politikalar AKP döneminde giderek derinleşmek ve daha fazla sermaye birikimi kanalı, daha fazla rant alanı açmak zorunda kaldı. Bu iş için de en uygun alan olarak, Türk burjuvazisinin inşaat konusundaki tecrübeleri de göz önüne alınarak, “kentsel rant” seçildi. Gezi Direnişi, uzun zamandır devam eden kapitalizmin bu talanına karşı biriken öfkenin zirve noktasıdır. Yukarıda belirttiğimiz gibi direnişe katılan “herkesin bir nedeni var” ama patlama yeri “İnşaat” odaklı ranttır, yani kapitalizmin Türkiye versiyonudur. 
 
Gezi Direnişi’ni bir savunma hareketinden bir isyana çeviren sokağın önemli bir bölümü kapitalizmi hedef aldığının farkına varmadan isyanı körükledi. Sendikaların, devrimci örgütlerin, sol-sosyalist partilerin zayıflıklarından dolayı direnişe güçlü bir şekilde katılamaması da direnişte söylem olarak kapitalizm, sermaye, devrim vurgularının güçlü bir şekilde yapılamamasına neden oldu ve kapitalizm karşıtlığı tüm çıplaklığı ile vurgulanamadı. 
 
Gezi’deki mücadeleyi daha da yukarıya taşıyacak bir müdahaleyi yapabilecek sendikaların, sol muhalefetin zayıflığına ilişkin bir genelleme yaptık ama zayıflıktan değil biraz öngörüsüzlük, biraz da önceliklerin dönemsel olarak farklı olmasından kaynaklı güçlü ama Gezi’ye gerekli enerjiyi ver(e)meyen bir "hareket" vardı. Onlar Türkiye'nin her yerini saran ateşe sırtını dönerek tüm emek ve demokrasi güçlerini hayal kırıklığına uğrattılar. Hangi hareketten bahsettiğimi biliyorsunuz. Kürt hareketi, bu ateşi körüklemediği için Kürt emekçilerin yoğun bir şekilde örgütlü olduğu sendikalar da tüm güçleriyle direnişe omuz vermedi. Ve yine Kürt hareketi sokağa yüzünü dönmediği içindir ki önemli ölçüde Kürtlerin itici güç olduğu varoşlar da direnişe ev sahipliği yapmadı." 
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
10-05-2014, 22:32
Mesaj: #6
RE: Gezi Ayaklanması Saptamaları
Sevgili Yoldaş Pançuni,
 
Yazdıklarınızın önemli bir bölümüne ve özellikle de, Gezi Direnişini bir “orta sınıf hareketi” olarak damgalamanın yanlış olacağı yönündeki düşüncenize katılıyorum.
 
Marx’ın işçi tanımı, kol emeği-kafa emeği ayrımını (ya da sanayi işçiliği/hizmet sektörü işçiliği ayrımını) içermiyordu ve son derece yalındı: Yaşamını sürdürebilmek için emek gücünü satmak zorunda olmak... Bir başka deyişle, yaşayabilmek için kol emeğini satmak zorunda olan da, kafa emeğini satmak zorunda olan da, fabrika işçisi de otel çalışanı da işçidir.
 
Aslına bakılırsa, işçi sınıfının içindeki farklılıkların öne çıkarılması, tam da burjuvazinin işçi sınıfını bölmeye yönelik politikalarıyla uyumlu. Burjuvazi, işçiler arasında bin bir (son derece nesnel sonuçları da olan) farklılık yaratıyor: Kadrolu, sözleşmeli, taşerona bağlı, sendikalı/sendikasız, geçici, mevsimlik, nitelikli/niteliksiz, sigortalı/sigortasız, fabrikada/madende/büroda/plazada/sokakta/evde çalışan vb. vb...
 
Kuşkusuz, işçiler arasındaki farklılıkların nesnel sonuçları arasında, küçük burjuva (ya da “orta sınıf”) ideolojisinin, işçi sınıfının bazı kesimleri üzerinde daha bir etkili olması da var. Dolayısıyla, söz konusu farklılıkları yok saymamız, bunların hiçbir önem taşımamalarını sağlamaya yetmeyecektir.
 
Ama işçiler, Marx’ın döneminde de, egemen sınıf(lar)a karşı mücadele etmedikleri sürece rekabet nedeniyle bölünüyor ve yalnızca egemen sınıf(lar)a karşı mücadele ettikleri ölçüde gerçek bir sınıf oluşturabiliyordu.
 
Kanımca, bize düşen, işçi sınıfı içindeki farklılaşmaları analiz etmenin ötesine geçerek, işçi sınıfının yeni (okumuş, kafa emeğiyle geçinen, plazalarda ya da evlerinde çalışabilen vb. vb.) kesimlerini sınıf mücadelesine kazanmanın ve bu sayede sınıf mücadelesini zenginleştirmenin yolları üzerine düşünmek...
 
Bu vesileyle, bir de düzeltme: “Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser” cümlesi Marx’a ait değil.
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
11-05-2014, 13:18
Mesaj: #7
RE: Gezi Ayaklanması Saptamaları
Saptamaların/yorumların özü kanımca Marksizm-Leninizm’in işlevsel ve amaçsal içeriğine yönelik olarak şekilleniyor. Taktiksel biçimlenmeye dönüştürülebilir ve en azından hareketi önceleyen bir teorik zemine alan sağlayabilir noktada devam etmek için işlevsel ve amaçsal içeriğin yanında yararlılığı da eklemek gerekmez mi? Yani demek istediğim naçizane olarak şu: O kadar kitap yazıldı. Hala neyi tartışıyoruz? Bu sorudan çok daha önemli olarak: Neden tartışıyoruz?    
İşçi sınıfının kimlerden oluştuğu önemli ama bunun tartışılabilir bir yanı olduğunu düşünmüyorum. Bütün veriler ortada. Sorun işçi sınıfındaki bu yapısal dönüşüm bilinç biçimlerinde nasıl ortaya çıktığında. Bunun nasıl dönüştürüleceğinde…
Üretim araçları ile içi içeyken (yabancılaşan) bir işçinin kendinde bilinci-kendi için bilince dönüştüğünde doğrudan üretimden gelen gücüne sarılabilirdi. Yabancılaşmayı direndikçe tersine çevirebilir, bir ölçüde aşabilirdi. Bugün hizmet sektörü günlük iş yaşamında kendinde ve başkası için bilince (yabancılaşmanın yabancılaşması) sahip. Bunun direniş sırasında nasıl dönüşüme uğradığına ilişkin de elimizde hiçbir veri yok! Örgütlenme biçimleri bir kertede eğer bilinçle dolayımlanıyorsa bu soruna daha fazla odaklanmamız gerekmez mi?   Ergün Çağlayan seslenme araçlarındaki sorunları, "seslenilenleri olduğundan farklı algılama" sorunuyla ilişkilendirmiş. Kanımca bunu emeği ile yaşayanlar kategorisi altında eşitlenebilecek bir işçi sınıfı profiliyle açıklayamayız. 
Halk örgütlülüğe örgütlü solun kavradığından (gerek birey olarak örgütlü bakış açısı gerekse örgüt olarak) daha farklı yaklaşıyor burası açık. Ama neden? Aslında meselenin halk ve örgütün basit bir yan yana gelişi olmadığını gösterdi Haziran. Örgütler direnç gösterip geri adım atmadığı sürece tekil örneklerde belki de birkaç yüz kişilik örgütlü sayısı binlerle birlikte başka bir ifadeye kavuştu. Yani halk Haziran’da direnen, kaçmayan bir örgütün (hangi örgüt olduğuna bakmaksızın) yanında yer alabildi çoğunlukla. Hata bunun basit bir çağrıyla hallolabileceğinin düşünülmesinde. Sonuç ortada. Halkı yalnızca arkasına alan bir örgütün başarıya ulaşma şansı yoktur. Leninizm halkı yanına çekmek bunun için somut ileri adımlar atmak (öncülük) ve halkla birlikte öne geçmek ve ona yol açmak değil midir? Örgüt-siyaset açısı/denklemi de buradan yola çıkmaz mı?
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
24-05-2014, 16:25
Mesaj: #8
RE: Gezi Ayaklanması Saptamaları
Merhabalar,
Gezi Ayaklanmasının halkta teorik bir uyanışa/arayışa yol açmaması nasıl açıklanabilir? Gerekli midir? Uyanış/arayış olmadan "siyaseten yön verme" ile "gezinin teorisini geliştirme" eğilimlerinin pratikleşmesi mümkün mü?
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
30-05-2014, 17:25
Mesaj: #9
RE: Gezi Ayaklanması Saptamaları
HAZİRAN
   15-16 Haziran işçi direnişi anısına sendikaların çağrısı ile katıldığım eylemler; sıkıcı ve apolitik olmasının yanı sıra ''neden buradayım'' sorusu ile meşguliyetimden, bu eylemleri örgütlemekte ve sahiplenmekte hep zorlanmışımdır.
    Şimdi de 31Mayıs-1Haziran anmaları...
    Geçen yıl haziranın ilk günlerinde ''hükümet istifa'' sloganını coşkuyla,inanarak ve kitlelerle hep bir ağızdan haykırırken, ''bu eylemlerde hükümeti deviremezse bunların anmaları yapılır''demiştim. Sonrasında panikleyip, sanki söylediğim bu sözler tüm kitleye yayılacak, eylemlilikler son bulacak, herkes kendi köşesine çekilip 31Mayıs anmasını bekleyecek gibi çocukca bir kuruntuyla bu düşüncemi kimseyle paylaşmamaya karar vermiştim.
   Nasıl ki, 15-16 Haziran, bu ülkede işçi sınıfının varlığıyla ilgili tartışmaları sonlandırmıştı. Bizim Büyük Haziran'ımızda, kendini padişah zanneden Erdoğan ve hükümetine bu halkın boyun eğmeyeceğini göstermişti.
   Ne yazık ki, kuruntum gerçek oldu. Haziran, bizim o eski hastalığımıza, Takvim Solculuğu'na hapsedilyor.            
   Haziran'ın bitmediğini Berkin'in cenaze töreninde ve Soma katliamı sonrasındaki eylemliliklerde gördük; Haziran kolay kolay bitmeyecek.
   Haziran bitmez de; bu dağınıklık ve umutsuzlukla biz bitmeyelim.

 

 
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
02-06-2014, 22:35
Mesaj: #10
RE: Gezi Ayaklanması Saptamaları
Yoldaş Pançuni’nin çoğu saptamasına tümüyle, kalanına da büyük ölçüde katılıyorum. Düşebileceğim kayıtlar var ama çok önemli değil, Koç Holding’in konumlanışının sadece ekonomik olmayabileceği, bununsa anlaşılabilir bir durum olduğu gibi konularda.

Ayrıca Kürt hareketini Gezi’nin işçi sınıfına yayılmaması konusunda suçlamak biraz amacı aşar ve haksızlık yaratır gibime de geliyor. Evet, kentli bir spontane ayaklanmada Kürtler yabancılaşmış olabilirler, siyasi temsilcileriyse hazırlıksız ve “barış sürecinde” yakalanmıştı. Büyük kitlelerin en büyük bileşeni olan CHP tabanının aslında hareket halindeyken hiç de CHP’li olmadığını göremediler, sonradan utangaç bir biçimde bunu teslim de ettiler.
Emekçi CHP tabanının CHP mitingine gider gibi Taksim’e çıkıp, çıkınca dönüştüğünü ve kendi gücünün farkına vardığını ıskalayan sadece Kürt siyaseti olsaydı belki durum daha hafif olabilirdi. İlk kıvılcımdan bir yıl, yazıyı yazdığımdan sekiz-dokuz ay geçmesine rağmen solun referans alınan pek çok bölmesi, bu kesimlere hâlâ “Gezi’ye çıktılar ama Sarıgül’e oy verdiler” gözüyle bakmakta ve aşağılamaktalar.

Haddizât’a cevabım "deneme yanılma" olacak. Bu Aslında Gezi süreci de onlarca çevrenin deneme-yanılmalı bileşkesinden ibaretti. 75 benzemezin oluşturduğu vektör için “Gezi şuydu” derken aslında olamayacak bir kişiyi-özneyi nitelemeye çalışıyoruz. Hareket halinde hangi kesimlerin kendini işçi sınıfı bir parçası olarak hissedeceği, hangi kesimlerin kaypaklaşacağı hatta karşı devrim için milis üreteceği konusunda en azından 2013 koşullarında daha önce rastlamadığımız bir net resimle karşılaşmadık mı? Tabii dersleri en kalıcı şekilde aklıbaşında bir stratejiye sahip bir örgütün biriktirebileceği kaydını da düşerek...

Cemil Can Vural’ın güzel katkısından esinlenerek kimi notlarla bitiriyorum:
Gezinin önemli bileşenlerinden biri çaresizlikti. Bu düzen daha çok çaresizlik yaşatacak. Türkiye ileri sayılmasa da, yeterince gelişkin bir kapitalist ülke. Ve bu düzenin dinamiklari alt alta sıralandığında, daha nice krizlere gebe olduğumuz ortada. Gezi, yıldönümleriyle değil, bu kriz dönemlerinde kesinlikle sürecek. Bugün Erdoğan’ın sapır sapır dökülmesi, seçim döneminde oy oranında yetersiz de olsa erozyon yaşaması, paralel-kaset sansasyonları çaresizlik dinamiğini geçici olarak gölgeliyor. Ekonomik kriz boyutu yoktu, seçimlere de yansımadı ama yeni kuşağın büyük bir özgürlükçü birikim yaratacağı ve bunun işçi sınıfıyla mutlaka çeşitli noktalarda buluşacağı ortaya çıktı.

Sola gelince, otuz yıllık ezber daha yeni bozuldu derken en çok sosyalist mücadele birikiminin sınıfı bu özgürlükçü dinamikle buluşturmak için hazır olmadığını anlatmak istedim. İki boyutta: Bir, sendikal harekette, hak mücadelesinde marjinalizm kırılamıyor, tabelacılık ve dükkancılık hakim. En az 20-25 yıldır bu dar mesaiden gocunmayan biz bilirizci, hızla yaşlanan, Gezi'yle tezat bir hakim kuşak mücadele birikimimizin başına çöreklenmiş! 
İkincisi, bunu aşmak için gereken hesaplaşma, bir dizi gayrımeşru nedenle yürütülemiyor. Bu, 2013 yılına tanık olmuş her kuşak sosyalist için çok ağır bir yük.

Evet, ekonomik bir kriz koşulları altında her şey daha farklı olabilirdi. En azından mavi yakalılar ve Kürtler açısından. Ama her koşulda - yine gelecek olan ayaklanma günleri için - halkçı bir iktidar kurabileceğini hissettiren, birlikçi, katılımcı, şeffaf ve örgütsel kapasitesi yüksek siyasi oluşuma ihtiyaç var. Bugün başlamayan başaramayacaktır.

Son olarak da 'marjinallerin birliği marjinalizmi kırmaz' olarak özetlenebilecek karşı tezlere yanıt vereyim: Solun bugünkü birikimi ve yükleri, eylem-çalışma birliği haricinde çatı birliklerini zaten ihtimal dışı kılıyor. Bu memlekette kim 5-6 yıl ortak çalışma yapmış da ortaklık güç katmaz deniyor? Bir sonraki yerel seçimler için ortak kent meclisleri - gölge belediye meclisleri kurulması ve derhal çalışmaya başlamaları, bültenden başlayarak kent gazeteleri çıkarılması, belediye meclis adaylarının şimdiden saptanması... Bu türden çalışmalara "örgütlü sol"da kim neden itiraz ediyor biliyor muyuz?


 

 
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
Yeni Cevap 


Foruma Git:

[-]
Duyurular
Forum üyeleri, alt forum başlıklarından uygun olanına tıkladıklarında açılan sayfadaki YENİ KONU AÇ butonlarını kullanarak yazı ekleyebilir
MS Word'den forumumuza yazı aktarma

[-]
Son Yazılar/Yorumlar
Açık Radyo Kimin Sesi
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
26-08-2015 12:24
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 3946
Suriye'nin Fua ve Kafraya Beldelerinde Katliam V...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
26-08-2015 12:01
» Cevaplar: 2
» Gösterim: 6227
7 Haziran seçimleri ve işçi sınıfı diktatörlüğü
Son Yazı: A. Meriç Şenyüz
16-07-2015 10:23
» Cevaplar: 2
» Gösterim: 11826
Jerónimo de Sousa ile PCP’nin seçimlere bakışı ü...
Son Yazı: haddizât
07-07-2015 20:02
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 4821
Yeni Dönemde Birleşik Haziran Hareketi Ne Yapmal...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
21-06-2015 18:12
» Cevaplar: 7
» Gösterim: 10707
AKP'NİN SILAHLANDIRDIĞI VE HER TÜRLÜ DESTEGİ VER...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
11-06-2015 18:23
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 3417
HDP seçimlerde neden desteklenmeli?
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
05-06-2015 12:25
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 5088
Bereketli toprakların ozanı Orhan Kemal 100 yaşı...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
03-06-2015 23:49
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 6110
seçimde ne yapmalıyız?
Son Yazı: ali mert
22-03-2015 00:57
» Cevaplar: 10
» Gösterim: 17094
Vişnelik sürecinin katılımcılarına bir öneri
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
11-02-2015 21:47
» Cevaplar: 11
» Gösterim: 25899