Birinci TİP deneyimi
bir daha yaşanır mı acaba?

Türkiye'de Leninizme
yer var mı?
Gezi Ayaklanması
saptamaları

Yeni bir dil, hareket
ve geleneksel refleksler

Sol, iktidara nasıl
gelebilir?

 

Yeni Cevap 
Birinci TİP deneyimi bir daha yaşanır mı acaba?
23-09-2013, 16:42
Mesaj: #1
Birinci TİP deneyimi bir daha yaşanır mı acaba?
Gökhan Atılgan’ın Behice Boran biyografisinin Giriş bölümünde Cem Eroğul söylüyor (ben söylemiyorum yani); “Bugün bir söylence haline gelen Birinci TİP” diye.
 
Efsane bir parti gerçekten de. (Şimdi ben söyledim!) Daha doğrusu, partinin 1963-70 kesiti denmeli, bir sosyalist partinin ya da Türkiye’de “sosyalist çıkış”ın efsane dönemi. Şehir efsanesi gibi. Türkiyeli sosyalistlerin siyasal efsanesi…
 
Birinci TİP’in öne çıkan isimlerinden Sadun Aren de – abartıldığı düşüncesini önüne katarak –  vurgu yapıyor bu “efsane” olma durumuna: “TİP gelmiş, geçmiştir, ama arkasında bir iz bırakmıştır.  O iz tabii söylendiği kadar müthiş dehşetli bir iz değildir. Çok büyük bir performans da gösterilmemiştir, ama yine de bir iz bırakmıştır, aradan bunca zaman geçtikten sonra da bazı şeyler gibi o da efsaneleşmiştir.” (“Puslu Camın Arkasından”, s. 133)
 
Efsaneyle gerçek arasındaki ilişkimiz/mesafemiz ne peki? Dünle bugün arasındaki? Yarın için Birinci TİP’i de geçen yeni ve ileri bir deneyim yaşama ihtimali?
 
Bir yanda; “İktidarı hedefliyoruz yahu, nedir ki 1. TİP ve yüzde 3.5’luk bir parti deneyimi!”; diğer yanda, “Ama bugünkü bindelik oy oranlarına bakıldığında, öyle bir başarı da bir daha yakalanamadı ki; yakın gelecekte yakalanabileceğine dair bir ışık da görünmüyor sanki!”
 
Epey geniş bir açı var. Ancak açının hangi ucunda yer alırsanız alın, “nesnellik” vurgusu hemen hemen aynı:
 
 “Tabii o dönemin koşulları bambaşkaydı”... “Dönemin objektif koşulları gereği”...  “Bugünkü nesnellikle o günkü nesnellik”… “27 Mayıs darbesi sonrası oluşan demokratik ortamla 12 Eylül darbesi sonrası oluşan faşizan ortam”... “O dönem seçimlerde hem baraj yoktu hem de tek bir oyu bile değerlendiren milli bakiye sistemi vardı, şimdi yüzde 10’luk barajla birlikte”…“O zamanlar güçlü bir sosyalist sistem, koskoca Sovyetler ve Çin vardı kardeşim, bugün 12 Eylül’den sonra bir ikinci ve büyük darbe de Sovyetler Birliği başta olmak üzere dünyada sosyalist sistemin yıkımıyla birlikte geldi ve sol için umutlar nesnel olarak da azalmaya başladı”... “O zamanlar dünyadaki devrimci hareketler ve dönüşümler Çin’den Vietnam’a, Küba’dan Avrupa’daki 68 hareketlerine uzanırken, bugün yaprak bile kımıldamıyor”… “O dönemin kültürel canlanması ile bugünün kültürel erozyonu karşılaştırıldığında” … vb. vb. vb. (Ve Gezi’den sonra yeni bir ek belki: “Görmüyor musunuz halk ayağa kalktı; seçimlerin ne önemi var ki?... Bugün seçimler tümüyle önemsizleşmiştir, yeni bir halk hareketi var, o iş seçimlerle olmaz!” vb. vb. İyi…)
 
Söylenenlerin hepsi ve bunlara benzer başka “nesnellik belirlemeleri” doğru olmakla birlikte, objektif koşullar bu şekilde “belirlendiğinde”, geriye yapacak pek de bir şey kalmaz haliyle! Geçer Bor’un pazarı, süreriz eşeği Niğde’ye…
 
Başka bir ifadeyle, nesnelliği bu şekilde saptayıp sabitledikten sonra, “akıntıya karşı kürek sallamak”, “samanlıkta iğne aramak” gibi zorlu ve zorlayıcı deneyimlerle birlikte, adlı adınca “oyalanmak” dışında yapacak pek de bir şey kalmaz öznelere. “Oyalanma”dan kasıt şu: Ön planda birtakım çalışmalar/kampanyalar sürdürülse de,  günlük gelişmelere tepkiler verilse de, yayıncılık vb. ideolojik bir mücadele yürütülse de; arka planda, “dönem çok uygun değil (ya da ‘farklı’) aslında; nesnelliğin olanak sunacağı o günlere hazırlanalım (ya da ‘bugün birden ve tümüyle değişen yeni nesnelliğe bakalım’), hele bir güçlenelim, çalışalım, örgütlenelim, önümüzdeki olanakları değerlendirelim, büyüyelim…” gibi yaklaşımlar işleyip durur daima.  Arada tek tük güçlenen hareketler olursa da “dünya objektivitesi içerisinde” orada burada; Occupy hareketleri, Yunanistan’da Syriza’nın güçlenmesi, Graz belediyesi vb. diye, şöyle bir dudağını büzüştürüp, “Iıh, onlardan bir cacık olmaz” hareketi çekmek, ısrar edilirse de bu yeni “şeyler”in, geleneksel örgüt ve hareketlerin ne kadar uzağında olduklarına işaret edip eksiklere yüklenen çözümlemelere girişmek yeterli olacaktır! (Bu hareketliliğin özgün bir biçimi ülkemizde şekillendiğinde ise ‘önceden öngörmüştük zaten’ demek icap edebilir, o da yeterlidir!)
 
“Dönemin özgün koşulları”nı belirleyip öne çıkaramayacağımız herhangi bir nesnellik olabilir mi peki? Her dönem, kendi özgün koşullarına ve onun içindeki farklı olanaklara/araçlara sahip değil midir? Dönemsel özellikler bir yana “daha genel nesnel koşullar”da, kapitalizmin gelişme düzeyi, sınıfların karşı karşıya gelmesi vb. diye bakıldığında, çok da değişen bir şeyler olmadığı herhalde açıktır.  Yani, mesele “nesnellik çok farklı” diye kestirip atılamayacak bir derinlik ve kapsamdadır.
 
Meselenin “bizim pencere”den görünen bazı parametrelerine bakalım mı şimdi:
 
Siyasi hareketin toplumsal olarak sınandığı en belirgin alan olan seçimlere dönük hedef odaklı çalışabilme… yerel ve genel seçimlerdeki hedef ve kazanımlarını geliştirerek ilerleyebilme… seçimlerin yanında/dışında da toplumsal mevziler kazanarak, (internet gibi) yeni mücadele olanaklarını buna katarak, bunların birbirini beslediği bütünsel bir devinim oluşturabilme… giderek daha fazla kitleyi somut hedeflere kilitleyerek kısmi de olsa kazanımlarla yol alabilme… kazanımlar geldikçe/geliştikçe iktidar hedefinin de görünebilir/hissedilebilir hale geldiği gerçek bir toplumsal hareket olabilme… bu hareket içerisinde soldaki farklı özneleri/örgütleri ve aydınları toparlayan siyasi bir birlik oluşturabilme… birlik içerisinde hareket ederken kritik dönemeçlerde daha kapsamlı ve somut vuruşlar gerçekleştirebilme (grevler, boykotlar, yakıcı sorunlara odaklanan dayanışma hareketleri, ikili iktidara kapı aralayan özgün örgütlenmeler, komiteler vb.)… bu türden kimi mevzi ve başarılara ulaşırken bir yandan da halk kesimlerini düşünsel üretimle buluşturabilme ve sürecin içinde biriktirmeye başladığı özgün dinamizmi, kültürel ve ideolojik zenginliği yayabilme… diye bakıldığında (bu anlamda Birinci TİP’in yapıp ettiklerine ve yapamadıklarına, Gezi’nin ortaya çıkardığı yeni dinamiklere de bakıldığında) nesnellik ve öznellik ve ikisinin ilişkisi bir başka türlü görünmeye başlayacaktır gözünüze...
 
Eh, dün ya da bugün, tüm bu süreçte “özgünlükler” olmaz olur mu hiç? Olmazsa olmaz zaten! Mesele, nesnel koşulları ve dönemin özgünlüklerini bir kısıt yahut bahane haline getirmeden, “çok fazla oyalanmadan”, hep somut kazanımlarla ilerleyebilmekte…
 
Neyse, çok dağıtmayalım, iktidar hayallerine dalmayalım, biz şimdilik seçim yoğunluğunu da düşünüp “önümüzdeki kısa dönemli nesnelliğe” bakalım. “Seçimlere  doğru” bakalım.  Oraya doğru giderken, madem “efsane” bir deneyimin yinelenebilme/yenilenebilmek ihtimalinden dem vurduk, birinci TİP ne yaptı, bugün neler yapılıyor ya da yapılamıyor ona bakalım.
 
Eskiye bakıp da Birinci TİP dönemi tanıklarından (ve partiden ilk ayrılanlardan) Doğan Özgüden’in “Vatansız Gazeteci” adıyla yayınladığı anılarına gittiğimizde, bugünden tam 50 sene önce şöyle bir “ekmek tartışması”nın yapılıyor/yapılabiliyor olmasını ilginç bulmuştuk geçenlerde:
 
17 Kasım 1963 tarihinde yerel seçimler yapılacak. İstanbul’da, hukuk doçenti İsmet Sungurbey’in adaylığı ile ilgili tartışmanın ardından, partinin örgütlenmesinde büyük emeği geçen, dönemin tanınmış solcu avukatlarından Orhan Arsal aday oluyor. “İstanbul Belediye Başkanlığı adaylığını kabul ettikten sonra genel merkeze ilk gelişinde Arsal’ın ana seçim malzemesi olarak ‘herkese bedava ekmek’ sloganını önermesi üzerine büyük tartışma çıktı. Öneri ‘aşırı popülist’ bulunarak reddedildi.” (“Vatansız Gazeteci”, cilt 1, s. 323)
 
Yarım asır önce böyle bir önerinin getiril(ebil)mesi bile önemli gözüktü bana nedense. Olağan bir öneri ama yine de bugünden baktığımızda olağanüstü! Zira sosyalistler bugün - “Halk ekmek” de karşı tarafın elinde başka bir şeye dönüşmüşken – halka ekmek sunan/halkın ekmekle ilişkisini somut bir öneriye dönüştüren bir siyasetten; onunla ilgili güncel duruma denk düşen çıkışlar yapmaktan; halkın somut aş, iş, ekmek derdine dönük gündelik ve yakıcı meselelerden; bu meselelere dönük ulaşılabilir hedeflerden söz etmekten; seçim çalışmasını yaratıcı da olsa afaki kalan sloganlardan çok güncel ihtiyaçlara yönlendirebilmekten; bu şekilde “aşırı popülist bulunabilse” de hakiki olan somut öneriler geliştirmekten/getirmekten ve tüm bunların iç içe geçtiği bir yolda ilerlemekten ne kadar uzaktalar diye düşündüm.  (Tabii düşünürken bu kadar uzun düşünmemişimdir, yazarken öyle ifade ettim!) 
 
Öylesine seçim vaatleri ya da sloganlardan değil, gerçek bir yol oluşturabilecek hedeflerden, halka somut olarak nasıl ulaşılabileceğini göstermekten ve bu yolda iddialı biçimde yürümekten/ ilerlemekten söz ediyorum. Birinci TİP’i ve bugünkü yoksunluklarımızı değerlendirebilmek için bunları anlayabilmek gerekiyor kanımca.
 
İlgili seçimin sonucu mu; TİP “başarısız” oldu elbette. İstanbul Belediye Başkanlığı’nı kazanamadı tabii ki! “Aşırı popülizm” kaygısından çıkıp, bedava ekmek vaadine yüklense de kazanamazdı o dönemde (daha yüksek oy alır mıydı, alırdı büyük ihtimalle). Ama bugünkü durum ve “mevziler”le  (Gezi direnişi dışında var mı böyle bir şey gerçekten de) karşılaştırıldığında sahiden başarısız denebilir mi böyle bir çıkışa? Tek bir çıkış olarak da görülmemeli, somut mevzilerle ilerleyen bir sürecin başarıyı zorlayan ilk adımları olarak değerlendirilmeli. Söz konusu yerel seçimlerin iki yıl sonrasında 1965’te parlamentoya seçilen 15 milletvekilline kadar uzanmaya da gerek yok, tam da bu “kaybedilen” Kasım 63 yerel seçiminde bile başka yerlerde “kazançlar” var:
 
“Kısa bir süre önce İstanbul’a gelmeden önce İzmir’de örgütlenmesine büyük katkıda bulunduğum Gültepe mahallesinde belediye seçimleri yapıldı, TİP’in desteklediği bağımsız aday Mehmet Günay, AP’nin yüzde 47,78 oyuna karşılık yüzde 49,69 oy alarak Türkiye’nin ilk sosyalist belediye başkanı seçildi.” (Özgüden, a.g.e., s. 324)
 
Yani,  1965 senesine, o dönemki milli bakiyeli seçim sisteminden de yararlanarak kazanılan vekilliklere ve genel “yükseliş”e öyle bir günde gelinmedi.  Genel seçimlerden önce, yerel seçimlerde de mevziler kazanarak ilerlendi. Kimi yerlerde “aşırı popülist öneriler” geliştirildi, geri çekildi; kimi yerlerde mahalle mahalle örgütlenildi, o mahallenin ihtiyaçlarından hareketle öneriler gelişti, bu önerilere ulaşılabileceği gösterildi, solun o dönem henüz ayrışmamış güç ve akıl birliğiyle bir yol inşa edildi; “ilk sosyalist belediye başkanlıkları” elde edildi.
 
Aybar’ın başkanlığa getirilmesiyle birlikte başlayan ve 15 milletvekili çıkarılan genel seçimlere uzanan 1962-65 dönemi, önemli bir kesit gerçekten de. “İlk kitlesel toplumcu çıkış”ın özelliklerini ve gelişimini anlayabilmek için, bu dönemde yapılanlar üzerine daha çok eğilme ihtiyacı var. Atılgan, Boran’ı anlatırken, onun bu dönemde yaptıklarına dair minicik bir özet geçiyor: “(Boran) Bu üç buçuk yıllık sürede partinin yönünü, programını oluşturmak, kitlere seslenmenin araçlarını yaratmak, aydınların desteğini sağlamak, işçi sınıfıyla, emekçi köylülerle bağlar kurmak, örgütlerini oluşturmak için çetin bir mücadele verdi” (G. Atılgan, Behice Boran, s. 217)  Tabii yine nesnellik sök konusu: Rüzgâr uygundu; “27 Mayıs sonrasında demokratik hukuk çerçevesi, işçi hareketinin kazandığı ivme, sol düşüncenin dünya çapında yükselişe geçmesi ve Türkiye’de devlet katında dahi belirli bir meşruiyet edinmesi, Türkiye’nin yaşamakta olduğu genel huzursuzluğun yarattığı arayış ortamı sosyalist hareket için geçmişindeki marjinalliğinden radikal biçimde koparak toplumsallaşma imkanlarını yaratmıştı.” (a.g.e., s. 209)
 
Yine ilk temeller atılırken yayıncılık da bir “atılım” içerisindeydi. İlk sol yayınlar çıkarken bugünkünü misliyle aşan etki ve tiraj güçleriyle “okuyan kesim”in de gündemine belirlediler ve daha önemlisi “halkın gündemi”yle buluşmayı sağladılar. Kısmen halka gündem de sundular.  İlla solun yayınları, parti yayınları, dergi ve gazeteleri de değil, “bağımsız” katkılar ve ana akım medyadaki destek de önemliydi. Aydınlar, dönem dönem üyesi/katkıcısı oldukları partiyle mesafeleri açılsa da, kapansa da, gerçek halk gazetelerinde her zaman yer alıp, toplumculuğun etkisini yaymaya çalıştılar.  Akşam’da mesela Çetin Altan’ın baş yazıları ile anılarından göndermeler yaptığımız Doğan Özgüden’in yayın yönetmenliği etkili oldu. Özgüden bu dönemin çoğunda TİP’e uzak durumda iken Altan 65’ten itibaren partinin vekiliydi, ama konumları/mesafeleri ne olursa olsun Aziz Nesin’den Yaşar Kemal ve Fethi Naci’ye çok sayıda yazarla birlikte ortak bir katkı sundular. Sırf partiye değil, partinin de geliştiği zemine. Toplumcu düşünce ve eyleme, toplumsal adalet, eşitlik ve özgürlük mücadelesine sunulan katkılardan, parti ve de yayınları da “siyaset arenasındaki tek odak olma” avantajıyla yararlanabildi elbette. 
 
Yayıncılığın da ilk çıkışını yaptığı 62-65 önemli ama sonrasında hızın bir miktar kesildiği, ayrışmaların ise giderek keskinleştiği ve nihayetinde aydın ve gençlik kesiminden başlayarak bölünmelerin/yarılmanın geldiği 65-70 dönemi de, dersler çıkarmak açısından aynı şekilde önemli.
 
Orhan Suda’nın “Bir Ömrün Kıyılarında” adını taşıyan anıları, daha çok 50’lerin TKP’si konusunda aydınlatıcı/sorgulayıcı olsa da, sıra 60’lara ve Birinci TİP’e geldiğinde de şu soruyu sorduruyor insana; “Türkiye solu bu büyük kazanımı, nasıl kaybetti ve neden tekrar edemedi?”  Suda’nın yanıtı ağırlıkla ve fazlasıyla “çekişmeler”e dayanıyor:
 
“Türkiye İşçi Partisi’nin 1965 genel seçimlerinde Meclis’e 15 milletvekiliyle girmesi ülkemizde sol düşüncenin geniş kitleleri etkilemesinin ilk büyük adımını oluşturuyor. Mehmet Ali Aybar’ın yönetimindeki parti bir mucizeyi gerçekleştiriyor böylece. Ama ne yazık ki parti içi çekişmeler, Aybar’ı yıpratma, yönetimi ele geçirme girişimleri, en sonunda, bu büyük kazanımın heder edilmesine yol açacak, Türk Solu, kendi tarihinin bu en büyük fırsatını elden kaçıracak ve bölünerek çoğalmanın bulanık sularında nefes nefese kalacaktı.”
 
Çekişmelere ve onun sonucunda gelen, bölünmelere, parçalanmaya ve çözülmeye dayalı anlatım (süreci önce gençlik hareketi içerisinde Dev-Genç’te sonra Aydınlık çevresinde yaşayan) Gün Zileli’nin de tercihi. Adından başlayarak, otobiyografik “Yarılma” kitabı zaten temel olarak bunu anlatmakta. (Devamı olan “Havariler” ise 1972-83 dönemine ve bir önceki dönemin “kutsal” liderlerinin havariliğini yapanlara odaklanıyor.) Özetle, “parti içi demokrasi” söyleminin ağırlığına rağmen bunun hayata geçirilememesinden, kariyerizmden ve neticede ideolojik gerçeklermiş/gerekçelermiş gibi görünen bölünmelerin “yapaylığı”ndan söz ediliyor.  Özgüden ise “ilk edebiyatçılar ayrılması”nda yer alan biri olarak, “seçim mekanizmasında işçilere yer açacağız bahanesiyle gençliğe karşı konan kotaları, devrimci gençlikten uzaklaşmayı ve onların dinamizminden yoksun kalmayı” vurguluyor 60’ların ortasından 70’lere uzanan tüm bir süreçte.
 
Yükselişten, gerilemeye çabuk gelmiş olduk böylece. Tüm 60’lar büyük bir çıkışın, toparlanmanın ve yükselişin izini taşısa da içinde bölünme ve gerilemeyi de barındırıyor neticede. 70’lerde ikinci ve farklı bir çıkış gelse de, şimdi, hâlâ bu bölünme/gerileme sürecinin uzantılarını yaşıyoruz bir bakıma. Ve yine şimdi, bu iki kesitten ilkine özel olarak odaklanan, ikincisinin zaaflarını bertaraf edebilecek yaklaşımlarla donanan yeni bir çıkışın imkanlarını aramamız gerekiyor. 
 
Eh bunlar da “öznelliğe” dair şeyler ve bu konuda bir karamsarlık hakim. Nesnellik zaten malumdu, “Tamam, belli kesimlerde/kadrolarda tepkisel hareketler oluşuyor ama toplumda yaprak kımıldamıyor yahu!” (Gezi Direnişi’nden önce tabii) Bu durumda ve öznellik/nesnellik bir arada ne yapıyoruz, zorlanıyoruz; ne yapıyoruz, zorluyoruz.
 
Peki seçimlere doğru neyi zorluyoruz? Önümüzdeki dönemde yine önce yerel, sonra genel seçimler var, ne yapıyoruz? Sıkışmayı aşacak gerçek yollar/çareler arıyor muyuz?  Gezi’deki birlikteliği seçime doğru geliştirecek somut adımlar atabiliyor muyuz? Bugünkü konjonktürde bu kadar mı; konjonktürü de (onun sunduğu özgün olanakları da) değerlendiren yeni stratejiler mi? Somut mevziler kazanarak nasıl yol alınabileceğini tasarlıyor muyuz? TİP deneyimi, evet o dönemin koşullarında başkaydı ama bugün kazanım/mevzi/başarı nereden, nasıl gelir, somut olarak iktidara/devrime nasıl ilerlenir, TİP deneyimini de içine katarak bir faaliyet yürütüyor muyuz? Seçimleri de kapsayacak şekilde iktidara yönelen stratejik belirlemeler nelerdir?
 
Önümüzde, Türkiye’nin önünde, Türkiye solunun önünde bir dizi seçim var. Bu seçimleri “kazanamayacağımız” açık. Ancak Birinci TİP deneyimine benzer bir çıkışın zorlanabileceği, “Gezi ruhu”yla belli birlikler de sağlanırsa daha iyisinin yapılabileceği, somut mevzilere ilerlenebileceği de açık. Bir şeyler kazanılabilir yani! Birlik olunursa, somut hedefler belirlenirse, belirli mevziler elde ederek ilerlenirse, İstanbul Belediye başkanlığı olmasa da İzmir’in bir ilçesinde 50 yıl önce başarılanın başka birçok yerellikte başarılabileceği açık.  Oradan genel seçimlere ve ötesine bir yol oluşturulabileceği de. Yeni bir 63-65 dönemi mümkün.  65-70’in hatalarından arınmak, bölünmeleri birliklere çevirmek de mümkün. Nesnellik farklı olsa da, bugün geçmişe göre çok daha “zorlu” görünse de, özneler somut hedef ve kazanımlara doğru yürüme iradelerini ortaya koyup birleştirebilsinler yeter ki.  Onun dışında da yollar çok tabii; “günü geldiğinde devrim yapacağız” mesela ya da “o iş seçimlerle olmaz aga”!
 
“O iş” tabii ki olmaz da, “o iş”e giden yol başka nasıl oluşur/oluşturulur, biri de çıkıp bunu açıklasa…
 
 

 
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
13-12-2013, 13:47
Mesaj: #2
RE: Birinci TİP deneyimi bir daha yaşanır mı acaba?
Zor soru.Aslında zor değil de,sanırım çalışmadığımız yerden.Yada çalışıpta anlamadağımız,anlamak istemedeğimiz yerden desek daha doğru olur.Elektirkler kesikti,televizyon açıktı,okudum ama anlamadım,anladım aslında ama anlatamıyorum...Komik değil mi.Aslında komik değil acı.Acı ama gerçek.Zaten gerçekler de acı değilmi.Biz bu kafayla değişen,dönüşen hareket alanımız her geçengün daralan bir alanda zor tutunuruz.Var olduğumuz ve mutlu olduğumuz küçücük alanı bile muhafaza edemeyiz.Önümüzde çok ciddi olanaklar olmasına rağmen,mevcut alanımızı genişletebilmek bir yana varlığımızı sorgulayacağımız bir saldırı dalgası ile karşı karşıya kalacağız.
Türkiye dönüşüyor ve bizler bu dönüşümü engelleyemiyoruz.Acil yapılması gereken bu dönüşüm sürecini en az zahiyatla atlatabilmenin yanında haziran direnişinin de sunduğu kimi olanakları da kullanarak yeni mevziler kazanmak.Önümüzdeki yerel seçimler işte bu yüzden çok ama çok önemlidir.Türkiye solunun geçmiş bütün deneyimlerden ders çıkararak ve şapkasını da önüne koyarak hızlıca işe koyulması gerekmektedir.Nasıl mı?Emin olun nasıl olduğunun cevabını benden daha iyi biliyorlar.
Yerel seçimler alan tutma mücadelesi ve somut bir kazanım elde edebilmek açısından önemli bir dönemeç.Türkiye solu bu dönemeci geçemesse gelecek açısından ciddi kaygılar beslememiz gerekmektedir...
Biz bir örnek yaratalım gerisi kolay;
LENİN söylemiş zaten;

"bu ilk zafer, nihai zafer değil henüz. (...) biz başlangıcı yaptık. ne kadar zamanda, ne zaman, hangi ulusun proleterleri bu eseri sonuna vardırırlar, bunun önemi yok. önemli olan buzun kırılmış, yolun açılmış ve gösterilmiş olmasıdır." 
Son bir alıntı yine usta devrimciden;
"Dün erkendi, yarın geç
zaman tamam bugün,"



 

 
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
Yeni Cevap 


Foruma Git:

[-]
Duyurular
Forum üyeleri, alt forum başlıklarından uygun olanına tıkladıklarında açılan sayfadaki YENİ KONU AÇ butonlarını kullanarak yazı ekleyebilir
MS Word'den forumumuza yazı aktarma

[-]
Son Yazılar/Yorumlar
Açık Radyo Kimin Sesi
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
26-08-2015 12:24
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 3946
Suriye'nin Fua ve Kafraya Beldelerinde Katliam V...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
26-08-2015 12:01
» Cevaplar: 2
» Gösterim: 6227
7 Haziran seçimleri ve işçi sınıfı diktatörlüğü
Son Yazı: A. Meriç Şenyüz
16-07-2015 10:23
» Cevaplar: 2
» Gösterim: 11826
Jerónimo de Sousa ile PCP’nin seçimlere bakışı ü...
Son Yazı: haddizât
07-07-2015 20:02
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 4821
Yeni Dönemde Birleşik Haziran Hareketi Ne Yapmal...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
21-06-2015 18:12
» Cevaplar: 7
» Gösterim: 10707
AKP'NİN SILAHLANDIRDIĞI VE HER TÜRLÜ DESTEGİ VER...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
11-06-2015 18:23
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 3417
HDP seçimlerde neden desteklenmeli?
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
05-06-2015 12:25
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 5088
Bereketli toprakların ozanı Orhan Kemal 100 yaşı...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
03-06-2015 23:49
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 6110
seçimde ne yapmalıyız?
Son Yazı: ali mert
22-03-2015 00:57
» Cevaplar: 10
» Gösterim: 17094
Vişnelik sürecinin katılımcılarına bir öneri
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
11-02-2015 21:47
» Cevaplar: 11
» Gösterim: 25899