Birinci TİP deneyimi
bir daha yaşanır mı acaba?

Türkiye'de Leninizme
yer var mı?
Gezi Ayaklanması
saptamaları

Yeni bir dil, hareket
ve geleneksel refleksler

Sol, iktidara nasıl
gelebilir?

 

Yeni Cevap 
Bereketli toprakların ozanı Orhan Kemal 100 yaşında
30-07-2014, 01:33
Mesaj: #1
Bereketli toprakların ozanı Orhan Kemal 100 yaşında
“Saat 11.30’da cenaze arabası sınırdan içeri girer. Uzun bir araba konvoyu onu izlemektedir. Edirne’den Babaeski’ye gelindiğinde, asfaltın dönemecinde bir işçi arabaya yaklaşır. Elindeki çiçek demetini uzatır. Demetin üzerindeki bantta şunlar yazılıdır:

‘Biz işçiler, hatıran önünde saygıyla eğiliriz.’ ”

Geçtiğimiz günlerde, sahafları dolaşırken Asım Bezirci tarafından derlenmiş ve Orhan Kemal’in hayatı, sanat anlayışı, hikâyeleri, romanları, oyunları, anılarına ilişkin olarak hem kendisinin, hem de birçok aydın ve sanatçının değerlendirmelerini içeren kitabı elime geçti.[1] Her bölüm başında Orhan Kemal için yazılmış şiirleri de içeren kitap Orhan Kemal in hayatı ve sanat anlayışı hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler için büyük bir kaynak. Bu yıl bereketli toprakların büyük ozanı Orhan Kemal’in 100. yaşını kutlayacağız. Bu vesileyle Türkiye işçi sınıfının, yoksullarının ve sevginin ozanı Mehmet Raşit’in hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.

SAVAŞIN İÇİNE DOĞAN BİR ÇOCUK

Halkımızın büyük ozanı Mehmet Raşit Öğütçü 15 Eylül 1914’te Ceyhan’da doğar. Babası Abdülkadir Kemali, Mehmet Raşit doğduğunda Çanakkale’de topçu teğmenidir. Anne Azime Hanım rüştiye mezunudur. Abdulkadir Bey ise İstanbul Darülfünununda okumuştur.

Mehmet Raşit savaşın içine doğmuş ve ömrü büyük bir savaşımla sürmüştür. Doğduğu yıl Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşına girmiş ve ülkede seferberlik ilan edilmiştir. Mehmet Raşit 4 yaşına geldiğinde Adana Fransız Ordusu tarafından işgal edilir. Bu işgalle birlikte Mehmet Raşit’in hayatındaki sürgün, yokluk ve mücadele hiç bitmemecesine başlar. Aile önce Niğde ardından Konya’ya taşınır.

Konya’ya varışlarını şöyle anlatır Mehmet Raşit:

“Tahta konakları, kurşun kubbeleri ve kapkara servileriyle birden bire önümüzde yükselen bir şehre vardık... Bizim ev, Alaattin tepesiyle Ermeni okulu arasındaydı. Yüksekti, Rum ya da Ermeni eviydi. Ev sahibimiz alt katta otururdu…Birden bir isyan içinde bulduk kendimizi, ‘Delibaş İsyanı’.. Keçe külahlı, poturlu insanlar, yerlere kaba kaba basarak konuşuyorlar. İstemezük, biz bu hükümeti istemezük!’ diye bağırıyorlardı…

Günler geçti. ‘istemezük istemezük’ sesleri sokaklarda çınladı. Bir gün çığlık, silah sesi, istemezüklerle yüklü hava içinde ’Kuva-yi Milliye’ geliyor haberi şimşek gibi çaktı. İstemezükler dindi. Kaba postallı ayaklar sokaklardan kaçıştılar. Silah sesleri kesildi.

Atlılar geçiyordu. Parlak güneşin altından Kuva-yi Milliyeciler, kalpakları, koca koca bıyıkları ile geçiyorlardı.”[2]

Ve sonrasında Ankara’ya taşınılır. Abdülkadir Kemali Bey Kuvacıdır ve 1920-23 yılları arasında Birinci Büyük Millet Meclisinde Kastamonu milletvekilidir.

Mehmet Raşit dönemin Ankara’sını şöyle anlatır.

“Ankara denince ben, yanık, çürük, paslı tahtalar ve kerpiç kalabalığı içinden alt alta, üst üste evler, bozuk dar sokaklarda vizyersiz kalpaklarıyla askerler, kalpaklı subaylar, ‘Hâkimiyet i Milliye’ gazetesi satan çocuklar hatırlarım.”

Mehmet Raşit babasının tayinle milletvekili olmak istememesi üzerine tüm aile birlikte Adana’ya döner. Ancak Abdülkadir Kemali Bey siyaseti ve muhalefeti bırakmak niyetinde değildir. Toksöz gazetesini çıkarır ve Ankara hükümeti ile ters düşer. Önce Antakya ve ardından Beyrut a kaçar. Henüz 15-16 yaşında olan Mehmet Raşit ailenin diğer üyeleri ve babaannesi ile birlikte Adana’da kalır. Ancak bir süre sonra aile Abdülkadir Kemali Bey’in yanına taşınır.

MEHMET RAŞİT’İN İLK İŞİ VE İLK AŞKI

Beyrut’ta aile ciddi ekonomik sıkıntılar yaşamaya başlar. Bu sebeple Mehmet Raşit Matbaat –ül Haceriye’ ye çalışmaya başlar. Mehmet Raşit’in eli artık ekmek tutmaktadır. Basımevinde kağıt kesme makinesinde kol çeviren Mehmet Raşit, Çikolata fabrikasında çalışan Eleni’ ye aşık olur. Mehmet Raşit bu ilk aşkını ve sosyal uyanışı şöyle anlatır:

“…Bu çalıştığım yerin yanı başında bir çukulata fabrikası vardı. Bu fabrikada sarı saçlı, mavi gözlü çok güzel bir Rum kızı vardı. Adı Eleni’ ydi. Bütün matbaanın gençleri bu kızın çevresinde pervane gibi dönerlerdi. Bense, üstüm başım bilhassa ayakkabılarım çok kötü olduğu için uzaklarda durur, sokulamazdım. Benimle alay eder korkusuyla hep kaçardım. Bir gün ters çevrilmiş bir gaz sandığı üzerinde otururken yanıma geldi. Zaten ufacık bir alevle parlamaya hazır olduğum için bütün gövdemi ateş bastı. Ben kızı Türkçe bilmez sanırdım, benimle birden Türkçe konuştu. ‘Senin adın ne?’ dedi, nereli olduğumu sordu. Bir çukulata verdi. Alev ispirtoya değmişti artık. O günden sonra o kıza âşık oldum iyice. İşime dört elle sarıldım. Ve her gün saçlarımı taramaya başladım. Sonra buluşmalar başladı, deniz kıyılarına iniyorduk. Ve bir gün ona ayağımdaki eski pantolondan utandığımı söyledim. ‘Sen ne utanıyorsun, zenginlerimiz utansın. Aldırma böyle şeylere boş ver’ dedi. İşte bende ilk sosyal uyanış galiba bu Rum kızı ile başladı.

Bir gün gene her zamanki gibi iş başı yaptım, fakat işyeri bir sıkıntı içindeydi. Bizim usta dâhil herkes ağlayacak gibiydi. Sordum, öğrendim, kız artık gelmeyecekmiş. İşten çıkmış. Sebep çeşitliydi: Kimi evlendi dedi, kimi ağabeyi başka memlekete götürdü dedi. Sebep ne olursa olsun, kız artık yoktu. Beyrut kapkara kesilmişti gözlerimde, içimde beni sıkan şeyler… Yaşamaktan nefret, bezginlik ve tenhalarda gizlice ağlamalar…”

Eleni’ nin beklenmedik gidişi Beyrut’un bütün renklerini soldurmuştur. Mehmet Raşit yaşadığı şehre sığamaz olur. Derin bir iç sıkıntısı ile boğulmaya başlar ve buna daha fazla dayanamaz. Gönül yarası ile özdeşleşmiş Beyrut’ u bırakarak Adana’ya döner.

ADANA’YA DÖNÜŞ VE MEHMET RAŞİT’TE SOSYAL UYANIŞ

Adana’ya dönüş ile birlikte Mehmet Raşit’in avare yılları başlar. Kafasının içinde bin bir soru ile kendine bir çıkış yolu aramaktadır. Zamanını çoğunlukla futbol oynayarak, kahvelerde geçirmektedir. Derin bir boşluğun içinde olan Mehmet Raşit işçilerle tanışmaya başlar ve o günlerde yeni dostluklar filizlenir. Bu yeni dostluklar O na yeni kapılar açacak ve sorularının cevaplarını bir bir açılan bu kapılardan içeri girerek bulacaktır. Bu yeni işçi dostlarından biride İsmail Ustadır.

O günleri Mehmet Raşit şöyle anlatıyor:

“Yirmi yaşındayım. Kafam bir türlü çözemediğim sorunlarla yara olmuştu. Sanki yere basmıyor, havada boşluktaydım. Ve bir gün, bir kahve köşesinde tanıdığım işçi dostum İsmail Usta. Sonra kitaplar. Birçoğu İsmail Usta’nın hediye ettiği kitaplar. Serseriler, Stepte, İstratsi Mordasti, La Dam O Kamelya, Madam Bovari, Jerminal, Benim Üniversitelerim, Kroçyer Sonat, Umumi tarih, Fransız İntilabı Tarihi…”
Mehmet Raşit, İsmail Usta ile birlikte birçok bilinçli işçi ile tanışmış ve işçi sınıfından öğrenmeye başlamıştır. Mehmet Raşit yeni dostları sayesinde okumayı sevmeye ve uyanmaya başlar. Hızla dönüşmeye başlayan Mehmet Raşit, içinde var olduğu, soluk aldığı ve öğrendiği sınıfın ve halkının güzel günlere varabilmesi için ömrünün sonuna kadar çalışacak, mücadele edecek ve yazacaktır. Anlattığı hep bizim hikâyemiz olacaktır.

MEHMET RAŞİT EVLENİYOR

Mehmet Raşit, Milli Mensucat fabrikasında çalıştığı yıllarda 1922 de Zagrep’ te doğan bir Boşnak kızı olan Nuriye Hanım ile evlenir. Nuriye Hanım daha 5 yaşında iken annesini kaybeder. Aile, Birinci Dünya Savaşından sonra Türkiye’ye göçmüştür. Mehmet Raşit ve Nuriye Hanım aynı fabrikada çalışmaktadırlar.

Nuriye Hanım, Mehmet Raşit ile tanışmalarını şöyle anlatır:

“Raşit de Orhan Kemal demek istiyorum. Ama dil alışkanlığı. Ben ona hep Raşit derim. Evet Raşit de aynı fabrikada katipti. İplikhaneyi dolaşırken beni görmüş. İşçi defterinden resmimi bulmuş, büyüttürmüş, başladı ona buna göstermeye, Nuriye ile evleneceğiz demeye.. on beşine basmıştım Raşit in bana sevdalandığı yıllardı. Babam, sakatlığın ve yoksulluğun daha da arttırdığı terslikle duyunca küplere bindi. Ama Raşit inatçılıkta daha da baskın. Farketti ki babam birazda ‘kız giderse nasıl geçiniriz?’ diye düşünüp huysuzlanıyor, ona da çare buldu. Yardım ederiz dedi, size. Binbaşılar filan istiyordu o sıralar beni. Raşit, aracı görücü sokmadan işin içine girip konuştu babamla. Benim hiçbir şeyim yok. 24 Lira 95 Kuruş maaşımdan başka dedi. Ben sadece Nuriyeyi istiyorum dedi. Babamın hoşuna gitmiş olacak bu tuttuğunu koparmak kararlılığı karşısında, evet dedi sonunda, evlendik. 1937 yılının 5 Mayısında…”

Mehmet Raşit ile Nuriye hanımın evlilikleri Mehmet Raşit’in ölümüne kadar sürer.

MEHMET RAŞİT’İN İLK ŞİİRLERİ VE NAZIM İLE TANIŞMASI

Mehmet Raşit kızı Yıldız’ın Nisan 1938 de doğumundan hemen ardından askere çağrılır. Askerliğini Niğde de yapmaktadır. Terhisine 40 gün kala bir ihbar neticesinde tutuklanır. Mehmet Raşit “ Komünizmin ne olduğunu bilmediği bir sırada, sırf Nazım Hikmet okuduğu öne sürülerek mahkemeye sevk edilir.” Kayseri VI. Kolordu Komutanlığının 11.10.1938 tarihli kararı ile yargılanır 27 Ocak 1939 C.K’nun 94 . maddesine göre beş yıl hüküm giyer.

Kayseri hapishanesinde hece ölçüsüyle romantik şiirler yazar. Şiirlerinde hapisliğin getirdiği derin bir üzüntü vardır. Bu yıllarda yazdığı Duvarlar adlı şiiri Reşat Kemal adıyla 25 Nisan 1939 da Yedigün de yayınlanır.

Yine 1939 yılı içerisinde Raşit Kemali adıyla Yedigün dergisinde Bir Ölünün Odasında, Hapishanede, Ben Ve Ötesi, Cevap Vermemek adlı şiirleri, Yeni Mecmua da ise Beni Yaratana, İniş yokuş, Bayramda adlı şiirleri, 1940 yılı başında ise Şuurum Çıldırıyor, İlk Rüya şiirleri Yedigün dergisinde yayımlanır.

Mustafa Kemal’in ölümünün ardından Yurda dönen baba Abdülkadir Kemali Mehmet Raşit’in önce Adana Cezaevine ardından Bursa Cezaevine naklini sağlar. Mehmet Raşit Bursa Cezaevinde kaleme aldığı Bir Cevap, Saadet, Bunaltılarım, Gönlüme şiirleri yine Yedigün de yayımlanır. Aynı yıl Kızıma, Saadet, Koğuşlar adlı şiirleri Yeni Mecmua dergisinde yayımlanacaktır.

Aynı yılın Aralığında Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevi’ne nakli ise Mehmet Raşit bunu henüz bilmiyor olsa da hayatı ve sanatı için bir dönüm noktasıdır. Bu güzel tesadüf Orhan Kemal in doğumu ile taçlanacaktır.
Nazım Hikmet, Bursa Cezaevi’ne naklinden birkaç gün sonra hapishane müdürü Tahsin beyle görüşerek yalnızlıktan sıkıldığını Mehmet Raşit ile oturmak istediğini söyler. Bu istek kabul görür ve Mehmet Raşit, Nazım okuluna adım atar.

Mehmet Raşit, şiirlerini okuduğu için komünistlikle suçlandığı (ki o bundan hiç gocunmamıştır.) ve 5 yıl hapse mahkûmiyetine sebep olan şiirlerin yazarı komünist Nazım’ı elbette ki tanıyor ve büyük bir ozan olduğunu biliyordu. Bu yüzden Nazım ile tanışmak heyecan vericiydi. Mehmet Raşit bir gün bütün cesaretini toplayarak en güvendiği şiirlerini Nazım Hikmet okumaya karar verir. Bu şiirler romantik, süslü, ölçülü uyaklıdır. Nazım, şiirlerin hiç birini beğenmez.

Mehmet Raşit o günü şöyle anlatır.

“Okumaya başladım. İlk dörtlük henüz bitmemişti:
Nazım kâfi kardeşim kâfi bir başkasına lütfen. Dedi
Hâlbuki en güvendiklerimden biriydi. İçimde bir şeyler yıkıldı. Bir başkası, ilk, ikinci, üçüncü mısranın yarısı.
Berbat
Kanım tepeme çıktı, başım döndü, ufaldım.
Tekrar bir başkası…
Rezalet”
Nazım Hikmet, Mehmet Raşit’in şiirlerini başarısız bulur ve görüşünü şöyle dile getirir.

“Peki kardeşim, bütün bu laf ebeliklerine, hokkabazlıklara, affedin tabirimi, ne lüzum var. Samimiyetle duymadığınız şeyleri niçin yazıyorsunuz? Bakın, aklı başında bir insansınız. Duyduklarınızı, hiçbir zaman duyamayacağınız gibi yazıp komikleşmekle kendi kendinize iftira ettiğinizin farkında değil misiniz?
Mehmet Raşit çok güvendiği şiirlerine dönük bu eleştirilere bozulur. Ancak Nazım Hikmet görüşlerini açıklamaya devam eder.

“Sizde, dedi, sanat için iyi bir kumaş var., muhakkak. Demin şiirlerinize karşı fazla haşin davranmıştım. Beni mazur görün, sanat bahislerinde hiç şakam yoktur. Bu itibarla .. Evet sizde iyi bir sanatkar için gereken, iyi bir kumaş var.

Size bir teklifte bulunabilir miyim?

Sizinle yakından meşgul olmak istiyorum. Yani kültürünüzle… Evvela Fransızca, sonra diğer kültür bahisleri üzerinde muntazaman dersler yapacağız. Tahammülünüz var mı?

Mehmet Raşit: Var dedim.

Nazım Hikmet: Söz mü?

Mehmet Raşit: Söz.”

Mehmet Raşit, Fransızca, Ekonomi Politik, Felsefe ve Edebiyat dersleri almakta aynı zamanda da Nazım’ın yönlendirmeleri ile saatlerce çalışmaktadır.

Mehmet Raşit o günleri şöyle anlatır:

“ Her gün, yedi sekiz saat, bazan daha çok ders çalışıyordum. Onunkiler gibi şiirlerde yazıyordum ama ona göstermeye cesaret edemiyordum henüz. Onunkiler ne kadar pürüzsüzdüler, az sözle ne kadar çok şey anlatabiliyorlardı. Hâlbuki benimkiler baştanbaşa takır tukurdu, baştanbaşa kılçık dolu. Aylardan sonra ona gösterdiğim ilk şiirim ‘Bir Beyrut Hikâyesi’ oldu.

Oku bakalım! Dedi.

Çekine çekine okumaya başladım.

Beyrut’ta,
Yeni İstanbul Lokantasında,
Bulaşıkların başındayım.
On sekiz yaşındayım.
Saçlarım taralı ve parlak,
Aklımda Eleni
……
Sonuna kadar dinledi. Gene piposu ağzında. Sonra okuduğum kâğıdı elimden aldı. Gözden geçirdi ve iade etti.

Tekrar oku dedi.

Tekrar okurken, arada ’dur’ diyor, şunu şunu atmamı söylüyor, tekrar okuyorum, tekrar ‘şunu şunu atmamı yahut filan mısra ile ondan sonrakini başa, baştakileri sona almamı söylüyordu… Şiirim bu suretle tıraş olduktan sonra hayretle gördüm ki, benim pürüzlerle dolu, takır tukur ‘şiirim’ den, onunkileri hatırlatan bir yeni ‘şiir’ meydana çıkıverdi.

Mehmet Raşit’in Nazım ile birlikte yazdığı bu şiir 1941 yılında Yenises dergisinde yayımlanmıştır.

MEHMET RAŞİT ORHAN KEMAL OLURKEN YA DA DÜZYAZIYA BAŞLANGIÇ

Mehmet Raşit, Nazım ile yaptıkları anlaşmanın gereklerinin harfiyen yerine getiriyor ve her gün 7-8 saat çalışıyordu. Bu durum Nazım Hikmet’i bir hayli mutlu eder. Piraye’ye yazdığı mektuplarında Mehmet Raşit ya da onun deyişiyle Raşit Kemali’nin dev adımlarla ilerlemesinden memnuniyetle bahseder. Bu yoğun tempo içinde şiirler yazmaya devam eden Mehmet Raşit kendine ait sesi aramaktaydı. Ancak bu arayışına rağmen Ustasını taklit etmekten de geri kalmıyordu. Mehmet Raşit düzyazıya geçişi de tam o günlerdeki güzel bir rastlantı sonucu gerçekleşir.

Mehmet Raşit bu güzel rastlantı ve sonrasını şöyle anlatır:

“ Roman olarak ilk müsveddem, kocaman bir bakkal defterine çalakalem yazılmış bir gençlik macerasıydı aklımda kaldığına göre. Şiirle uğraştığım aylardaydı. Henüz yolumu bulamamıştım. Yeni koğuş arkadaşım Nazım Hikmet’i şıp diye taklit ediyor, üstadı kızdırıyorum. İstiyordu ki, onun sesleriyle değil, kendime has seslerle, benim olan şiiri yazayım. İşte bu sıralarda yukarda adını ettiğim gençlik macerası roman müsveddem eline geçmiş. Ayaklarında takunya, koşarak yanıma geldi. Elinde benim roman müsveddesi. Sandım ki şiirlerinde olduğu gibi, romanımı da tenkit edecek, beni yerlere geçirecek. Öyle olmadı. “Bunları sen mi yazdın” dedi. Çekine çekine: “Evet” dedim. O, büyük bir heyecanla – evet, heyecanla - : “Bırak şiiri, miiri birader, hikâye yaz roman yaz sen” dedi. ”Şiirle ne uğraşıyorsun”. O günden sonra başladım. Roman bende hikâyeden öncedir. Şimdi konusunu dahi hatırlayamadığım “On Sekiz Yaşım” ilk küçük romanımı o yıllarda, Nazım Hikmet’in yardımıyla yazmıştım. Sonra dil, sair bilgilerim arttıkça yavaş yavaş hikâyeye döndüm.”

Mehmet Raşit hakkını vererek ve yazar olarak Nazım okulundan mezun olur. Orhan Kemal imzasıyla ilk hikâyelerini bu yıllarda yazmıştır. Artık hapislik günlerinin sonudur ve kendine ait bir sesi vardır. Kemalist iktidarın - ki bu bir burjuva iktidarıdır – komünizm korkusu ve emekçi düşmanlığı Mehmet Raşit’i Nazım okuduğu için hapse atmış ise de O hapisten Nazım’ın desteğiyle ülkemizin bereketli topraklarının büyük ozanı Orhan KEMAL olarak yeniden doğmuş ve ömrünün sonuna kadar hiç durmadan çalışmış, üretmiş ve biz emekçileri anlatmıştır.

CEZAEVİ GÜNLERİ SONA ERİYOR

Orhan Kemal beş yıllık mahpusluğunun son günlerinde karışık duygular içindedir. Bir yanda geçim derdi, karısına ve çocuklarına duyduğu hasret öbür yanda ustası Nazım’dan ayrılmanın verdiği hüzün. Bu karışık duygular içinde mahpusluğun bitimine az kala Nazım Usta için bir şiir kaleme alır. Nazım şiiri okur ve gözleri dolar.

Orhan Kemal değinilen o eşsiz şiirinde ustasına şöyle seslenmekte ve şükranlarını sunmaktadır.

SEN
Sen Prometenin çığlıklarını
Kaba kıyım tütün gibi piposuna dolduran adam
Sen benim mavi gözlü arkadaşım
Kabil değil unutmam seni
26 Eylül 1943
Seni yapayalnız bırakıp hapishanede
Bir üçüncü mevki kompartmanda pupa yelken
Koşacağım memlekete
Tren güvercin gibi çırpınarak istasyona girecek
Gözü yaşlı bir kadına beş senenin ardından
Kocasını getirecek
O dem ki boş verip istasyon halkına
Yanaklarından öperken sevgilimi
Sen neşeli mavi gözlerinle bakacaksın içimden
Bana
O dem ki yürekten her şey atılacak
Ekmek, kin, hasret, fakat Nazım Hikmet
Sen şu kadar kilometre uzakta kalmama rağmen
Aydınlık yüreğimin duvarına dayayıp sarı saçlı başını
Batan bir yaz güneşi hüznüyle ağlatacaksın arkadaşını
Günler geçecek ekmek derdi çökecek omuzlarıma
Fabrika, makinalar tezgâhım
Sana şeker kamışı, portakal yollayacağım
Karım yün çorap örecek, her hafta mektup yazacağız
Askere almazlarsa eğer
Unutabilir miyim seni?
Tahtakurusu ayıkladığımız hapishane gecelerini
Ve radyoda şark cephesinden haber beklediğimiz
Müthiş anların küfürünü
Radyonun yanındaki duvara
Kurşun kalemiyle abus insan yüzleri çizmiştin
Unutabilir miyim seni hiç?
Hala beton malta boylarında duyuyorum
Takunyaların sesini!
Unutabilir miyim seni?
Dünyayı ve insanlarımızı sevmeyi senden öğrendim
Hikâye şiir yazmayı
Ve erkekçe kavga etmeyi, senden!

Orhan Kemal dünyayı ve insanları sevmeyi, hikâye ve şiir yazmayı öğrendiği ustasından 26 Eylül 1943 günü ayrılarak gözü yaşlı eşine kocasını götürecek trene binerek Adana’ya döner. Amelelik, hamallık yapar kimse iş vermez büyük ozana. 13 Temmuz 1944 günü bir oğlu olur Orhan Kemal’in ve adını Nazım koyar. Sonrasında iş için her şey satılır ve Malatya’ya göç edilir. İşler yolunda gitmez ve askerlik tezkeresi nedeniyle bin bir umutla gittiği Malatya’dan işe alınmaması nedeniyle Adana’ya geri dönülür. Bu yetmezmiş gibi 1945 de askere çağrılır ve askerliği bitirir. Ancak salıverilmez ve Çorum a sürgüne gönderilir. Neyse ki babasının devreye girmesi ve Recep Peker’e telgraf çekmesi ile birlikte 26 Ekim 1946 günü sürgün sona erer ve Adana’ya döner.

Aksilikler ailenin peşini bırakmaz. Sebze Nakliyeciliği işi yapmaya başlayan Orhan Kemal’in İstanbul’a gönderdiği sebzelerin parası gelmez ve işi bırakır. Verem Savaş Derneğinde bulduğu iş de uzun sürmez. Diğer yandan ise Orhan Kemal yazmaya devam eder. Şiir ve hikâyeleri çeşitli dergilerde yayımlanır. Varlık Dergisinin okurları arasında açtığı yarışmada Orhan Kemal, en beğenilen hikâyeci seçilir. 1949 yılında Varlık Yayınevi Orhan Kemal’in Baba Evi romanı ile Ekmek Kavgası adlı hikâye kitabını, 1950 yılında ise Avare Yıllar adlı romanını basar. Ekmek kavgası içinde ve sıkıntılı o günlerde gelen bu güzel haberler bir nebze olsun aileyi rahatlatırken Orhan Kemal İstanbul’a gitmeye ve ekmeğini kalemiyle kazanmaya karar verir. Öğütçü ailesi 17 Nisan 1950 yılında İstanbul’a göç eder.

ORHAN KEMAL’İN SANAT ANLAYIŞI

Orhan Kemal ülkemizin toplumcu gerçekçi edebiyatının en önemli temsilcilerinden biridir. Gördüğü, bildiği, yaşadığı yani içinde devindiği, O’nu Orhan Kemal yapan hayatı ve insanlarını anlatmıştır. Orhan Kemal anlattığı insanları gibi ekmek kavgası vermiş ve derin bir yoksulluk içinde yaşamıştır. Bu sebeple hikâye ve romanlarındaki insanların hayattan beklentilerini, hissettiklerini ve düşüncelerini bilir ve zaman zaman aynı duygu ve düşünceleri taşımıştır. Ülkemizin emekçilerini, yoksularını içerden anlatan nadir ozanlarımızdan biri olduğunu dahi iddia edebiliriz. Tıpkı Gorki gibi Orhan Kemal’de ekmeğini kazanırken biriktirdiklerini mensubu olduğu sınıfın daha güzel günlere ulaşması mücadelesine katkı koymak üzere kâğıda dökmüştür.

Orhan Kemal, sanatı ve felsefi görüşü hakkında düşünceleri ise şöyledir;
Sanatımın amacı: “Halkımızın, genel olarak da insan soyunun müspet bilimler doğrultusundaki en bağımsız koşullar içinde, en mutlu olmasını isteme çabası.”dır.

Felsefi görüşüm: “Toplumcu bir yazar materyalist bir felsefeye sahiptir şüphesiz. Ama bu materyalizm, metafizik yönü de bulunan bir materyalizm olmayıp, bilimsel materyalizmdir.

Sanat ve Propaganda: “Hangi türden olursa olsun, sanat eserinin, onu yaratan sanatçının fikri aşamasından gelen bir propaganda aracı olmamasına imkân var mı? Toplumcu bir yazarım demiştim. Toplumcu bir yazar da, düzensizliğini yerdiği bir toplumun düzene girmesinin istemekle, o toplumu teşkil edenlerden her birinin ekonomik hürlüğünü istiyor demektir. Bu istem, bu isteme karşı olan “Çıkarcılar”a, yani mutsuz insanlar mahşeri içinde yalnız kendi mutluluklarını düşünen, eline geçirmişlerse bunu kaçırmak, başkalarıyla paylaşmak istemeyenlere karşın olacağından davranış elbette politiktir…”

Sanatta Tanıklık : “Ben, sadece tanık olmayı yeterli bulmuyorum. İnsanı anlayacak, savaşını anlayacak, buna katılacak sanatçı, kolaylıkla aldatılan kişilerin aldatılmalarına karşı duracaktır. Tanık olmak namusluluktur. Ama yeter şart değildir. Tanıklığı aşabilmek teorik hazırlanmada kalmayıp hayatı insanlarla birlikte yaşamakla mümkündür. Bunu derken, tek tek her olayı yaşamak demek istemiyorum. O insanın yaşadığını yaşamak diyorum, hayatı tanımak diyorum. Türkiyeli sanatçının Türkiye halkıyla birlikte yaşamasını diyorum”

Sanatta Bildiri: “….Ben hikaye, roman ve tiyatro oyunlarımda bozuk düzenimizin nedenlerini, insanlarımıza göstermek, onları uyarmak, gösterip uyarmakla kalmayıp bu bozuk düzeni düzeltmeye çaba göstermelerini, bu çabayı elbirliğiyle göstermemiz gerekliliği yanıtlarım, yanıtlamaya çalışırım…”
Tanıdığı İnsanları Yazmak: “Ben tanıdığım insanları yazdım… Tanıdığım, konuştuğum, birlikte sigara içtiğim, sırtımı sıvazlayan insanları yazdım. Ben bu insanları inceledim, araştırdım… Ağa oğlu olarak, namuslu bir vatandaş olarak inceledim.

Yazarken Sanat Endişesi mi Sosyal Endişemi Öne Çıkar?: “Bu iki endişe birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Sosyal endişe, sanatçının insan olması haysiyetiyle yurdu ve düşmanı hakkında vardığı Kanaatların neticesidir. Her şeyden önce bir fikir adamı olması lazım gelen sanatçı, sosyal endişelerini sanat yoluyla belirten insandır. Demek oluyor ki, peşin sosyal endişe. Fakat bu, sanatın ikinci plana itilmesi demek değildir… Eserin estetik, sanat değeri yoksa toplumsal konudur diye değerlenmez. Eğer gerçekten sanat eseriyse, özü kadar biçiminin estetiği de göz önünde tutulmuş demektir. Yani öze en iyi, en uygun biçimi vermek sanatçının baş problemidir… biçimin önemsiz olduğunu hangi gerçekçi yazar söylemiş? Öz nasıl matematiksel bir incelikle kuruluyorsa, biçimde bu kuruluş gibisine estetik incelikte ele alınmalıdır. Yazarın kişiliğini çoğunlukla biçim verir. İster üslup deyin adına ister biçim, yazar kendisine özgü bir deyişe sahip olmalıdır. Sanat gücü buradan gelir. Nasıl ki özün güçlülüğü sağlam bir dünya görüşüne bağlanırsa… Yazar daima yeni deyişler peşinde olmalıdır. Bence sürekli yeni deyişleri kovalayan yazar ustalaşmış demektir. Mamafih, yanlış bir anlamaya meydan vermemek için tekrarlamak isterim ki öz bence biçimden daha önemlidir. Biçim ve deyiş oyunları ile okuyucuyu aldatmayı sevmem… ”

Yazar, Halk Ve İnsan: “ … Sanatı hayat realitesini aksettirici ve onun sosyal mücadelelerini destekleyici bir fonksiyon sayan sanatçı, karşılığında pek bir şey beklemeden vazifesini yapıyor… Ben halkımı, köylümü, bütün köylüleri, bütün fakir fukarayı seven bir yazarım. Belirli bir takım şartlar yüzünden geri, bilgisiz, görgüsüz, pis kalmış insanların, imkâna kavuştukları zaman değişip gelişeceklerine, ileriliği benimseyeceklerine, uygarlaşacaklarına inanıyorum... Yazmak için yaşamak, duymak, halkı algılamak gerekir. Bir yazar için çok gereklidir halkın içinde kalabilmek. Ve halkın değişimini algılamak… Eskimemek için… Hatta değişimi yakalamak, bu değişimin dışına düşmemek gerekmektedir… Ve neticede şuna vardım: İnsanoğlu, doğal olarak fena değil, kötü değil. Onu toplumun sosyal şartları kötü yapıyor. Hırsız yapıyor, katil yapıyor, eşkıya İskender yapıyor…”

Sanatta İyimserlik: “…Ben halkın kendisi, bir parçasıyım. Onun için yakından görüyor, biliyorum ki en kötü insanın bile iyi bir yanı var… En kötü insanı içinde yaşadığı toplum yaratıyor, onun için bizim bulunduğumuz toplumun değil, dünyanın gelecekte düzene gireceğini, düzenli toplum insanlarının da daha çok mutlu olacağına inanıyorum… Toplumda gadra uğramış insanların –sosyal bakımdan- iyimserliğe ihtiyaçları var. Gerçekten iş bununla bitmez. Çünkü iyimserlik uydurma bir şey değildir. O, yaşamın içinde, insanların tabiatında vardır. Bunu hiç dikkate almadan uydurmaya çalışan yazarlara ben hak vermiyorum. Yazarın bir amacı olmalı. Bu amaç, halkın yararına dönük olmalı derim..."

Orhan Kemal’in sanat ve felsefe anlayışına ilişkin ortaya koyduğu görüşlerinin hiçbirinin eskimediği ve güncelliğini koruduğunu düşünüyorum. Günümüz sanatçısının ve eleştirmeninin bu anlayışı sahiplenmesi ve daha ileri taşıması ülkemizin giderek çoraklaşan düşünsel toprağını canlandıracağı ise açık. Bir süredir nadasa bırakılan bu toprak artık ağaçlandırılması ve büyük insanlığa yakışır, insanlığı büyüten eserleri bu bakış açısıyla sanatın her alanında üretmelidir. Büyük insanlığın kaderinin düğümlendiği bu coğrafyada sömürü, gericilik ve emperyalizm tarafından kuşatılan halkımızın ve aydınlarımızın omuzlarında çok ağır bir yük bulunmaktadır. Bu yükün altından kalkabilmek için yeni Tevfik Fikretlere, Nazım Hikmetlere, Orhan Kemallere, Sabahattin Alilere, Abidin Dinolara, Yılmaz Güneylere ve daha nicelerine ihtiyaç bulunmaktadır.

ORHAN KEMAL’İN ESERLERİ
SıraHikâyeleriRomanlarıOyun, Anı, İnceleme, Röportaj
1Ekmek KavgasıBaba Eviİspinozlar(Oyun)
2ŞarhoşlarAvare Yıllar72. Koğuş(Oyun)
3Çamaşırcının KızıMurtazaNazım Hikmetle Üç Buçuk Yıl (Anı)
472. KoğuşCemileSenaryo Taktiği Ve Senaryoculuğumuzla İlgili Notlar(İnceleme)
5GrevBereketli Topraklar Üzerindeİstanbul’dan Çizgiler (Röportaj)
6Arka SokakSuçlu
7Kardeş PayıSerseri Milyoner
8Babil KulesiDevlet Kuşu
9Dünyada Harp VardıVukuat Var
10Mahalle KavgasıGâvurun Kızı
11İşsizKüçücük
12Önce EkmekDünya Evi
13Küçükler Ve BüyüklerEl Kızı
14Yağmur Yüklü BulutlarHanımın Çiftliği
15Kırmızı KüpelerEskici Ve Oğulları
16Oyuncu KadınGurbet Kuşları
17Arslan TomsonSokakların Çocuğu
18Serseri Milyoner, İki Damla GözyaşıKanlı Topraklar
19İnci’nin MaceralarıBir Filiz Vardı
20 Müfettişler Müfettişi
21 Yalancı Dünya
22 Evlerden Biri
23 Arkadaş Islıkları
24 Sokaklardan Bir Kız
25 Üç Kâğıtçı
26 Kötü Yol
27 Kaçak

Orhan Kemal hikâye ve romanlarının adlarından da anlaşılacağı gibi bozuk düzenin yarattığı ezilen, sömürülen, sömüren, ağa, en kötü koşullarda çalışan, kötü yola düşürülmüş, kurnaz, üçkâğıtçı v.b. insanları ve onların ekmek kavgasını, halkın her yönüyle duygu, düşünce ve yaşayışını anlatmıştır. Kanaatimce halkımızı anlamak büyük insanlığın kaderinin düğümlendiği bölgemizde ilericiliğin birikimi daha ileri taşımak için Orhan Kemallere bakmak, incelemek ve eleştirmek gerekmektedir.

SON SÖZ YERİNE

Son sözü ise yazımıza vesile olan kitabın yazarı Asım Bezirci ye ayıralım. Asım Bezirci ülkemizi yöneten egemen sınıflarının vahşice ve göz göre göre katlettiği, seyirci kaldığı Sivas Katliamında yitirdiğimiz aydınlarımızdan biri. Bu günlerde insanlık suçu olması nedeniyle zamanaşımına tabi olmaması gereken Sivas katliamının zaman aşımına uğradığına ilişkin yerel mahkeme kararı Yargıtay tarafından da onandı. Failleri, azmettiricileri ve destekçileri belli olan bir katliamın sorumlularının ceza almadan kurtarılmalarına elbette ki şaşırmıyorum. Çünkü katliamın hemen ardından dönemin başbakanı Tansu Çiller “Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza hiçbir şekilde zarar gelmemiştir” diyerek büyük insanlığın ilerici birikiminin temsilcisi aydınlardan ölesiye nefret ettiğini ve katliamı adeta desteklediğini ifade etmiştir. Sivas Katliamına zamanaşımı kararını verildiği günlerdeki yine dönemin Başbakanı aynı nefret dolu bilinçaltı ile kararın hayırlı olduğunu ilan etmiştir. Aynı başbakan Soma Katliamı’ na ilişkin olarak “bu mesleğin fıtratında var” diyecek kadar kan dondurucu sözler etme başarısını da göstermiştir. Kendisinden beklenen sınıfsal duruşu sergilemiş, kin ve nefretinde ki istikrarı korumuştur. Değinmeye çalıştığım sınıf kini ve gerici zihniyet ve ruh dünyası ilerici aydınları neden katlettikleri açıkça göstermektedir. İlerici aydınlarımız Orhan Kemal’in ifade ettiği gibi “Halkımızın, genel olarak da insan soyunun müspet bilimler doğrultusundaki en bağımsız koşullar içinde, en mutlu olmasını isteme çabası” içindedirler. Bu çabanın gereği olarak halka nasıl aldatıldıklarını ve sömürüldüklerini anlatmak ve onu aydınlatmak, halkın dostlarının kimler olduğunu ve güzel günlere nasıl ulaşılabileceğini göstermek için üretmektedirler. İşte bu aydınlarımızdan biride 1927 yılında Erzincan’da dünyaya gelen ve 2 Temmuz 1993 de Sivas’ta yakılarak katledilen Asım Bezirci’dir. Asım Bezirci ülkemizin eleştiri geleneğinin en önemli temsilcilerinden biri olarak düşünsel toprağımızı zenginleştiren onlarca eser bırakmıştır geride. 66 yaşında katledildiğinde ardında 70 tane eser bırakmış olan Asım Bezirci, kendisi için söylenen “ O sosyalizmin, edebiyatın, şiirin ve halkın kütüphanesi idi” adlandırmasını fazlasıyla hak etmekteydi.
Son söz olarak sevgili Asım Bezirci “Biz işçiler, hatıran önünde saygıyla eğiliriz”.

Temmuz 2014
Üsküdar


[1] Bezirci Asım, Orhan Kemal / Hayatı, Sanat Anlayışı, Hikâyeleri, Romanları, Oyunları, Anıları, Genişletilmiş İkinci Basım, Tekin Yayınevi, Temmuz 1984[2] Yazımdaki tüm alıntılar tanıtımı yaptığım Orhan Kemal / Hayatı, Sanat Anlayışı, Hikâyeleri, Romanları, Oyunları, Anıları adlı kitaptan yapılmıştır.
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
03-06-2015, 23:49 (En son düzenleme: 03-06-2015 23:58 Vedat AYDEMİR.)
Mesaj: #2
RE: Bereketli toprakların ozanı Orhan Kemal 100 yaşında
 Sevgili Sadık Albayrak' ın geçtigimiz günlerde sevginin ve iyimserliğin ozanı Orhan Kemal'in edebiyatına iliskin yazısı İleri Haberde yayımlandı. Yazı, Türkiye toplumundaki değişim ile Orhan Kemal'in edebiyatı arasındaki iliskiyi özlü bir şekilde anlatmış. Bereketli toprakların ozanının edebiyatımızda o eşsiz ve bugün dahi doldurulamamış yerini anlatan yazısının tekrar tekrar okunması ve tartışılması gerekiyor. Hikaye ve romanlarında anlattığı emekçiler gibi her türlü yokluğu ve yoksulluğu yaşamış ozanımız ömrünün sonuna kadar emekçileri tüm insanlık halleri ile birlikte onlara çok büyük bir sevgi duyarak anlatmıştıŕ. Edebiyatında değışen ekonomik iliskiler ile birlikte değışen insan ve toplumu anlatan ozan halkına ve büyük insanlığa olan güvenini bir an için yitirmeden, yılmadan, hasta düşmesine rağmen halkının aydınlanması, gelmekte ve gitmekte olanı anlaması için mücadele etmiş ve yazmıştır. Bu nedenle sevgili Orhan Kemal " Biz işçiler hatıran önünde saygıyla egiliriz."

http://m.ilerihaber.org/yazarlar/b-sadik...iriz/1246/

 
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
Yeni Cevap 


Foruma Git:

[-]
Duyurular
Forum üyeleri, alt forum başlıklarından uygun olanına tıkladıklarında açılan sayfadaki YENİ KONU AÇ butonlarını kullanarak yazı ekleyebilir
MS Word'den forumumuza yazı aktarma

[-]
Son Yazılar/Yorumlar
Açık Radyo Kimin Sesi
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
26-08-2015 12:24
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 4041
Suriye'nin Fua ve Kafraya Beldelerinde Katliam V...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
26-08-2015 12:01
» Cevaplar: 2
» Gösterim: 6363
7 Haziran seçimleri ve işçi sınıfı diktatörlüğü
Son Yazı: A. Meriç Şenyüz
16-07-2015 10:23
» Cevaplar: 2
» Gösterim: 11966
Jerónimo de Sousa ile PCP’nin seçimlere bakışı ü...
Son Yazı: haddizât
07-07-2015 20:02
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 4918
Yeni Dönemde Birleşik Haziran Hareketi Ne Yapmal...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
21-06-2015 18:12
» Cevaplar: 7
» Gösterim: 10974
AKP'NİN SILAHLANDIRDIĞI VE HER TÜRLÜ DESTEGİ VER...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
11-06-2015 18:23
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 3483
HDP seçimlerde neden desteklenmeli?
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
05-06-2015 12:25
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 5188
Bereketli toprakların ozanı Orhan Kemal 100 yaşı...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
03-06-2015 23:49
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 6215
seçimde ne yapmalıyız?
Son Yazı: ali mert
22-03-2015 00:57
» Cevaplar: 10
» Gösterim: 17350
Vişnelik sürecinin katılımcılarına bir öneri
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
11-02-2015 21:47
» Cevaplar: 11
» Gösterim: 26164