Birinci TİP deneyimi
bir daha yaşanır mı acaba?

Türkiye'de Leninizme
yer var mı?
Gezi Ayaklanması
saptamaları

Yeni bir dil, hareket
ve geleneksel refleksler

Sol, iktidara nasıl
gelebilir?

 

Yeni Cevap 
Seçimler ve alttakiler
22-03-2014, 02:33
Mesaj: #1
Seçimler ve alttakiler

Her seçimden sonra "seçmen ne mesaj verdi?" yazılarını okumaktan gına geliyor hepimize. O kalabalığa kalmadan yazayım istedim. Bu seferki seçim oldukça sade. AKP Gezi ayaklanmasından hemen sonra yaklaşmakta olan yerel seçimleri kararlı ve ısrarlı bir biçimde güvenoyuna çevirdi. İstediği oyu alırsa bir "plebisit diktatörlüğü" kurma faaliyetini hızlandıracağı mesajı, 30 Mart seçiminin kaderini belirlemiş oldu.

AKP taraftarı ve karşıtı seçmenler, büyük bir çoğunlukla bu davete icabet edecek gibi görünüyor. Yani seçim, CHP ve MHP'ye bu güvenoyu atmosferi yüzünden verilecek ödünç oylarda bir patlamaya neden olacak. Hemen söylemem gerekiyor, yazının ilk bölümünde "olağan seçim", ikinci bölümünde ise "kriz durumunda seçim" üzerinde durmak istiyorum. Her yazdığımın hangi bölüme ait olduğunun gözetilmesini rica ederim...

Ezici bir çoğunlukla kimlik veya program oyu değil, pragmatik oy atılan bir ülkedeyiz. Bu ülkenin emekçi ağırlıklı seçmeni için sonuç üzerinde etkili olmayacağı bilinen bir oyu atmak kolay değildir. İçinde yaşadığı toplumu kabul edemediğinin bir ifadesidir. Emekçiler ise ezici bir çoğunlukla "altta" olduklarının bilincindedir ama kendilerini "dışarıda" hissetmeleri için pek az sebep bulunur. Her şeyden önce bizi insan yapan en önemli özellik, bir toplum içinde yaşamaya olan ihtiyacımızdır.

Eşit oy hakkının sermaye düzeni için önemli bir koz olmasının temelinde, yoksulların ve emekçilerin kendilerini sandık başında; çarşı-pazarda ve işyerinde hissettiklerinden çok daha fazla eşit ve toplum içi hissetmeleri gelir.

Dolayısıyla, kanaatimce, sosyalizm talebiyle verilmiş oyların, rejimin kendisine "çeki düzen" vermesine neden olacağı türünden bir "karşı pragmatizm" teknik olarak ancak yüzde 5'i geçen oranlarda mümkündür ve daha ziyade - tarihsel kazanımlar nedeniyle - Avrupa solu için geçerlidir. Emekçilerin solcuları tanıyan, ne istediklerini bilen geniş kesimleri için de bu dayatılan referandumu tanımayıp kimlik oyu atmaları zordur. Bu kez her zamankinden daha zordur.

Bu tablodan yola çıkarak "sandık ne kadar önemli?" ve "seçim sadece bir propaganda fırsatı mı?" tartışmalarının doğru düzgün yapılamadığı ve bir sonuca bağlanmadığı ölçüde her seçimde yarım yamalak ısıtılarak, tarihsel haklılık iddiasındaki siyasi öznelere ciddi miktarda enerji kaybettirdiğini düşünüyorum. Doğrusu Türkiye'nin mevcut konjonktüründe sandık en fazla solun ülkenin krizine yanıt verebileceğine ne denli inanıldığının göstergesi sayılabilir. Bu yeterliliğe de bilinen anlamıyla "seçim çalışması"yla kavuşulamayacağını düşünüyorum.

Mesele sandık olduğunda, düzen sermaye düzeni de olsa, emekçiler, toplum içinde yaşayan bireyler olarak "sosyal davranış" göstermeyi tercih ederler. Sosyal davranış, yalnızca toplum tarafından yadırganmayacak, uyumlu davranış demek değildir. Oy vermenin ciddi ve eşitleyici bir şey olduğu, anlamlı ve değiştirebilir olduğu fikri, sanılanın aksine çok yaygındır. Türkiye, dünya ortalamalarına göre seçime katılımın, özellikle yoksul katılımının çok yüksek olduğu bir ülke. Bunun iktidarın dağıttığı rüşvet ve boş vaatlerle ilgisi ise çok sınırlı.

"Alttakiler"in kendilerini eşit ve minimal ölçekte de olsa hayatı değiştirebilir hissetmesi kesinlikle daha önemlidir. Sonuç üzerinde etkili oy kullanma kaygısı, emekçilerin büyük kesimi açısından, kötü seçenekler arasında kendilerine en az zarar vereni işaretlemeleri, bilinmeyenden ve vaatten kaçınmaları anlamına gelir. Bunun somut etkileri olan samimi bir görev olduğu düşüncesi yaygındır (kanımca 'Bir torba kömüre, makarnaya bulgura...' diye başlayan saptamalar, sadece halkı aşağılama değil, ciddi bir siyasi miyopluk da barındırır).

Şimdi gelelim bu 'değiştirebilir hissetme' meselesine. Burada "ülkenin kaderini değiştirmek" diye soyut referanslı bir olgudan tabii ki bahsetmiyorum. İktidar partisine oy vermek bile çoğu zaman, basit bir onay yerine geçmez. Yoksulun iktidar partisine oy vermesi mevcut haksızlıkları, yolsuzlukları ve beceriksizlikleri onayladığı anlamına gelmez. Altta olan, kötü kaderinin tümüyle değiştirilemez olduğunu, ama kısmi ilerlemenin mümkün olduğunu en azından daha kötüsünün önlenmesi gerektiğini düşünür. Oy verme, somut bir sözünü söyleme, etkili olma bilinci yaratır, ciddiye alınır.

Buraya kadar mevcut seçim hallerini tarif etmeye çalıştım. Şimdi gelelim rejimimiz ve coğrafyamızın kaçınılmazı kriz zamanlarına:

Krizlerde durum ciddi biçimde şekil değiştirir. Genellikle mevcut kötüleşmeden sorumlu tutulanlar dışındaki "en büyük" tercih edilir. En büyük muhalifin ne dediğine pek bakılmaz ve temel dürtü "cezalandırma"dır. AKP'nin yükselişinin bu tür bir konjonktüre bağlı olduğunu hepimiz net olarak hatırlıyoruz.

Krizin yakın olduğunu düşünen iktidar bloğunun güçlü kesimleri, geçmiş dönemin günahını yüklenip giden ve yalan vaatlerle temiz bir şekilde gelirken temel politikaların sürdürülmesini sağlayan iki partili bir sistemi her zaman tercih ederler (belirtmeden geçemeyeceğim, tam yeni-CHP ve AKP'nin küçültülmesi üzerinden iki partili rejim amaçlı bir mühendislik devreye sokuluyordu ki, Gezi ayaklanması patladı). Demokrasi kültürüne daha fazla güvenen gelişkin sermaye düzenleriyse koalisyonları bu sürdürme faaliyetinin dekorasyonu olarak ustaca kullanabilirler (örneğin Merkel-SPD koalisyonu).

Krizde cezalandırma dışında seçmenin itibar ettiği başka bir şey de iyi zamanlarda kuvvetli bir hat örebilmiş hareketlerdir. Buna örnek olarak da Yunanistan krizinde Grek solunun, merkez solun büyük kısmını da içine alacak şekilde radikalleşmesi ve oy kazanması gösterilebilir. Bunun büyükçe bir parçası olarak AB karşıtlığının YKP tarafından ısrarlı bir politika olarak onyıllarca ve somut olarak hafızalara kazınması öne çıkmaktadır.

Kriz zamanında oyların "değil" partisine, yani aslında felakete neden olan politikaların sürdürülmesi/restore edilmesi işini yapacak olana gitmesini engelleyecek esas faktör, alternatifin emekçi ve yoksullara iyi günde (sermaye düzeninin 'iyi gün'ü göreli bir kavram tabii) gösterilmesi, mümkün olabileceğinin kabul ettirilmesidir – propoganda edilmesi değil.

Daha fazla uzatmadan özetliyorum, durum bence şudur: Seçimde kimlik oyu vermekten uzak duran, etkili olabileceği renkte bir ‘kerhen’ oyu tercih eden, çok kötüyü kovup az kötüyü tutmaya çalışan, denenmemişten uzak duran yoksullar, oylarını belli programları ve hatları olan AKP ve HDP ile "bunlar olmayan her şey" olmaya çalışan, ana 'değil' partisi CHP ve sağ 'değil' partisi MHP arasında pay edecekler...

Peki bunlar dışında bir parti, güçlenerek bu düzen üzerinde etkili olabilir miydi? Her siyasi akım, güçlendikçe düzen üzerinde etkili olur. Bu yüzden daha doğrusu "güçlenebilir miydi?" diye sormaktır. Çünkü Türkiye'nin sermaye düzeninde "başka' bir siyasi akım, ancak belli bir hat ve rüşt ispatlama süreci üzerinden güçlenebilir.

Rüşt ispatlama konusu ise kaçan fırsatları öne çıkarıyor: 2001 krizinden bu yana harcanan 13 yıl, ideale yakın bir "zayıf halka demokratik düzeni' yaratma çabasındaki sermaye temsilcilerinin çok açık verdiği, bu hedeften büsbütün uzak düştükleri bir dönemdi. Yazık oldu. Bu dönemde gerek Türkiye tarihinin en büyük krizi, gerekse AKP mühendisliği karşısındaki düzen muhalefeti acizliği halkçı bir iktidar arayışına referans yaratmak için ciddi fırsatlar oluşturdu.

Gezi ayaklanması, bu fırsatların harcanmış olduğunu gösterdi. Siyasi iddiaların reşit olmadığını ispatladı. Yerel seçimler bazında Gezi'den en çok enerji sağlayacak olanın Gezi'ye en uzak muhalif öznelerden biri, HDP olması ibretliktir. HDP, ağırlıklı olarak 'kimlik oyu' toplamasına rağmen, siyasi hattının somutluğu sayesinde, bu hattın özgürlükçü bileşenleri üzerinden rahatlıkla sol oy toplayabilmektedir. Hatta bu gerçeklik-somutluk duygusu yüzünden olsa gerek, talihsiz demeçler ve yalpalamalar bile bu dinamiği köreltemiyor.

Daha önce eşitlikçiforum'da yazdıklarımı da bir ruh hali olarak özetlersem "karamsar" olduğum, düzenin güçlü yanlarını öne çıkarıp solcuların zaaflarını abarttığım, bir birikimi azımsadığım eleştirilerini tahmin edersiniz ki çok sık duyuyorum. Şu "kimse kusura bakmasın" diye söze girilmesinden hepimiz nefret eder olduk ya, başka türlü anlatmayı deneyeyim:

Marx, ömrünü kapitalizmin yıkıcı krizlere neden mahkum olduğunu açıklamaya adadı. 150 yıldır kapitalizmin krizlerle kendini restore edip tüm siyasi meydan okumalara direndiği ve güçlendiğini iddia eden çok. Belki bunlardan en tehlikelisi sosyal demokrasi. Ama şu çok açık: Sarsıcı ve kitlelerin gelecekten umudunu kestiği, eskisi gibi yönetilmek istemediği krizler, kapitalizme içkindir.

Seçmenin düzenin dayattıklarının ötesinde alternatif aramaya açık olduğu kriz dönemlerine hazır olabilmek için sol bir an önce bu ülkeyi yönetmeye aday olduğunu göstermek zorunda. Böyle bir zorunluluk olmasa, tam 12 yıldır aynı kirli programı uygulayan AKP, en az 30 yıldır ana muhalefeti "ihalelerin küçük ortağı" yöneticilerle bir arada götüren CHP, sermaye düzeninin sürekliliğini sağlayamazdı...

Karamsarlık, şu an yapılanların yetmediğini, on yıllardır neyin yapılmadığını, kitlelere doğrular bağırarak yol alınamayacağını söylemekse, karamsar olmaya devam etmek istiyorum. Çünkü bunun zıddının adı iyimserlikse, bunu beğenmeme ve beğenmediğimi yazma hakkım var. Beğenmiyorum çünkü tam iki yıl önce şöyle yazmıştım:

"Yetinmeye ve kabullenmeye reddiye

Türkiye solunun son 30 yıllık tarihi, bu açıdan ciddi bir çelişki barındırıyor. Büyük fedakarlıklar ve insanüstü çabaların bir bileşimi olan birçok siyasi çalışmanın her biri, son kertede bir tür marjinalizmin sınırları içine hapsedildi ve kesintili çırpınışlar görüntüsüne büründü. Halkı kaderini değiştirmeye çağıran solcu militan, inançlı, inatçı ama sayıca az ve kupkuru kaldı. Çoğunlukla günceli kavrayamamakla, hayalcilikle suçlandı.

Kuşkusuz düzenin ideolojik araçları, hitap kanallarının tıkanması sürecinin baş sorumlusudur. Ama tek sorumlusu değildir; sömürenlerin düzeni, sonuçta sömürenleri kollarken esas işlevini yerine getirmektedir. Diğer yandan bu 30 yılın sonuna doğru Türkiye Sol Hareketi kapalı kanalları kanıksamış ve hakim psikolojisi 'böyle idare ediyoruz işte' haline gelmiştir. Yetinmek, kabullenmek, bırakın devrimciliği, aydın olmanın zıddıdır.

Biz, bu dönemin tümünde yaşamış, onyıllarca direnmek, doğruda durmaya çalışmak ama marjinalizmi kanıksamak olarak özetlenebilecek bu büyük çelişkinin taşıyıcısı bir ara kuşağın insanlarıyız. Ve dünyamızın son otuz yılda yönetildiği gibi yönetilemeyeceğinin ilk sinyallerinin alındığı bir dönemde, inancın ve umudun, sadece doğruda durmak için değil, örgüt-kitle bağlarına yeniden kavuşmak için de tazelenmesi gerektiğini düşünen bir kuşak haline gelmek zorundayız."

http://erkinozalp.blogspot.com.tr/2012/0...ias-m.html

Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
Yeni Cevap 


Foruma Git:

[-]
Duyurular
Forum üyeleri, alt forum başlıklarından uygun olanına tıkladıklarında açılan sayfadaki YENİ KONU AÇ butonlarını kullanarak yazı ekleyebilir
MS Word'den forumumuza yazı aktarma

[-]
Son Yazılar/Yorumlar
Açık Radyo Kimin Sesi
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
26-08-2015 12:24
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 4485
Suriye'nin Fua ve Kafraya Beldelerinde Katliam V...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
26-08-2015 12:01
» Cevaplar: 2
» Gösterim: 6939
7 Haziran seçimleri ve işçi sınıfı diktatörlüğü
Son Yazı: A. Meriç Şenyüz
16-07-2015 10:23
» Cevaplar: 2
» Gösterim: 12548
Jerónimo de Sousa ile PCP’nin seçimlere bakışı ü...
Son Yazı: haddizât
07-07-2015 20:02
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 5359
Yeni Dönemde Birleşik Haziran Hareketi Ne Yapmal...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
21-06-2015 18:12
» Cevaplar: 7
» Gösterim: 12061
AKP'NİN SILAHLANDIRDIĞI VE HER TÜRLÜ DESTEGİ VER...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
11-06-2015 18:23
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 3793
HDP seçimlerde neden desteklenmeli?
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
05-06-2015 12:25
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 5604
Bereketli toprakların ozanı Orhan Kemal 100 yaşı...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
03-06-2015 23:49
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 6626
seçimde ne yapmalıyız?
Son Yazı: ali mert
22-03-2015 00:57
» Cevaplar: 10
» Gösterim: 18669
Vişnelik sürecinin katılımcılarına bir öneri
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
11-02-2015 21:47
» Cevaplar: 11
» Gösterim: 27584