Birinci TİP deneyimi
bir daha yaşanır mı acaba?

Türkiye'de Leninizme
yer var mı?
Gezi Ayaklanması
saptamaları

Yeni bir dil, hareket
ve geleneksel refleksler

Sol, iktidara nasıl
gelebilir?

 

Yeni Cevap 
“Egaliberte” ekseninde dünya ve ülke solu
14-03-2014, 11:25
Mesaj: #1
“Egaliberte” ekseninde dünya ve ülke solu
[Resim: fft5_mf790493.Jpeg]

Sığdıramadık, açamadık başlığı. Doğrusu şu: Eşitlik-özgürlük ekseninde dünya ve ülke solunun bağzı halleri…
 
Meselemiz ise şu: Eşitlik sınavını verdik. Özgürlük sınavından çaktık. Neticede sınıfta kaldık…
 
Ya da şöyle; eşitliği aldık, özgürlüğü kaptırdık, battık...
 
Uzatalım biraz: Eşitlik dünyasında kazanımlarımız oldu, özgürlük dünyasında zaaflar biriktirdik; zamanla zaaflar galebe çaldı, kazanımlarımızı da kaybettik ve battığımız yerden bir daha çıkamadık...
 
Uzatmaya başlamışken böyle, yazalım gitsin en iyisi:
 
Her ne şekilde formüle edilirse edilsin, temel meselelerimizden biri de bu galiba; eşitlikçi uygulamaların, geniş anlamda özgürlükle, dar anlamda özgürlükçü (ve de şeffaf/açık / gücünün kaynaklarını paylaşan) bir “yönetim” yahut iktidarla buluşmasını sağlayamadık henüz daha.
 
Sovyetler Birliği ve eski blok dahil, Çin hariç değil. (Cemal Süreya’nın sözü ve gülüşü hep arkamızda; “Dünyanın bütün kıtalarında, Afrika hariç değil” diyişi. Gerçekten de o hep görmezden gelinen kıtada verilen, kölelikten özgürlüğe en büyük mücadele değil mi?.. Ama buradaki mesele, eski sosyalist ülkelerdeki ve sosyalistlerin mücadelelerindeki özgürlük ekseninde sadece.) Küba kutsalımız, dokunmayız, dokundurmayız! Venezüella sosyalist değil elbette, kamucu uygulamalarıyla arada bir yerde ve tartışmaların ortasında, dokunmak kısmen serbest! Kuzey Kore ve diğer bağzı “baskıcılar” kategori ve hayat dışı! (Ya da tek bir görüntü yeterli: kaynak )
 
Özetle ve tekrarla, dünyamızdaki sosyalist uygulamalarda, sağlıktan eğitime, barınmadan ulaşıma birçok alanda hayata geçirilebilen eşitlikçi uygulamaların, özgürlükçü/şeffaf bir iktidarla/ yönetimle/ idare tarzıyla buluşması henüz sağlanamadı. Temel sorunlarımızdan biri burada.
 
Küba ve Latin Amerika farklı bir toprak. Avrupa ve Asya’dan farklı en azından, okyanusun ötesi sonuçta! Dediğimiz gibi, dokunmuyoruz Küba’ya. Hem bugüne kadarki toplumcu/ eşitlikçi düzenler arasında özgürlüğe en geniş alanı/olanağı sağlayabilenlerden biri olduğunun  farkındayız. Hem de bilhassa “tüketim özgürlüğü saldırıları”na karşı kıvraklıkla kendi çözümlerini (icabında cola’sını, burgerini vb.) oluşturarak yanıt verebilmesinin; kısıtlamaya değil geliştirmeye gitmesinin hastasıyız.  
 
Eşitlikçi/özgürlükçü uygulamalar açısından tartışacak değiliz de, yönetim/liderlik bağlamında boşluklar var mı orada da ortada, bunu sorabiliriz belki? Lider kültürü ve liderliğin aynı soyadıyla devamı açısından bilhassa (koskoca ülkede aynı soyadına sahip iki liderin birbirini takip etmesi, en azından görüntü açısından “şık” kabul edilmeyebilir sanki?) Yok, yok, Castromuzdur, canımızdır, gerillamızdır, hiç dokunmayız. İyi de, eleştiri olmadan, görüntüler dahil tersliklere hiç ilişmeden/iliştirmeden ilerleme de olmuyor pek. Donuk/ soğuk bir toplum değil neyse ki, canlı/dinamik yapısıyla, katılımcılığıyla, kolektif aklıyla ve tabii ki eşitlikçi uygulamalarının sunduğu kazanımlarla, onların arkasındaki kitlesel gücüyle (şimdilik) aşabiliyor “özgürlük bariyeri”ni. Çok yaşa…
 
Liderlik sorunu ise başlıbaşına bir tartışma konusu elbette. Gerçek bir eşitlik/özgürlük olacaksa liderliğe ne gerek var mesela? Ama toplum henüz hazır değil buna! Küçük sosyal çevrelerden ve siyasal partilerden başlayan, toplumsal düzenin erkine (siyasal iktidar koltuğuna) uzanan çok geniş bir kapsamda, hep “lider/önder/şef/kaptan vb.” ihtiyacı doğuyor bu toplumda. Kolektif yönetim, dönüşüm, şeffaflık, açıklık, otoritenin kaynaklarının paylaşımı vb. gerçek bir eşitlik özgürlük için devreye girecek bir gün, bekliyoruz. Kavuşacağız belki de uzuuuun yıllardan ve yollardan sonra.
 
Onun dışında özgürlükleri bir şekilde kısıtlayan yahut kendinde toplayan liderlik, ister tek kişi olsun ister “tepedeki kolektif yönetim”, hep orada ve ortada.
 
Bir toplumsal düzende O veri olduğunda, sağlık ve eğitim başta olmak üzere, barınma, ısınma, elektrik, su, ulaşım vb. kamusal hizmetler ne kadar eşitlikçi bir zeminde/sistemde dağıtılırsa dağıtılsın, O’na karşı da bir özgürlük istiyor bir şekilde insanlar, mutlak bir hal çaresi bulmalı buna!
 
Hatta, içinde yaşadıkları toplumsal düzen ne kadar eşitlikçi olursa olsun, herhangi bir alanda bir kez kısıtlandıysa özgürlükleri, tepedekinin rolü ve payı varsa bu kısıtlamada (olma mı hiç!); o mutlak özgürlük isteyenler, bizzat o düzene karşı, tepesindekilere karşı, kendi otoritelerine karşı başlıyorlar ayaklanmaya. Hatta ve hatta en tepedekini “diktatör”den sayıyorlar zamanla! Kışkırıyorlar ve kışkırtılıyorlar bunun için.
 
Herkes diktatörüne karşı, çoğunlukla yalancı bir özgürlüğün peşinde koşturup duruyor. Belki “özgürlük yanılsaması”nın peşinde kandırılıyor ama yine de deniyor!
 
İşin fecisi, yanılsamalar ortadayken, hakikisini “bizim sistem” yaşatamadığı için de durum böyle! Hakiki eşitlikçi/ özgürlükçü bir düzeni yani…
 
Son isyanlara bakıldığında, malum, bunlardan biri de Venezüella’da. Venezüella, toplumcu bir düzen kurmuş değil henüz ama eşitlikçi/toplumcu/kamucu uygulamalarla öne çıktı Chavezci yıllarında. Eşitlik, özellikle eğitim ve sağlıkta uygulanan programlar bağlamında ortada (Ayrıntılarını anlatmaya çalışmıştık şu kitapta: kaynak) Özgürlük ve lider kültü ise yine soru işareti dolu, onun hemen yanında. Küba’dan farklı olarak sermayenin ve özel mülkiyetin gücü, yolsuzluk ve kayırma gündemi, bürokratik elit ve kastlaşma, toplumsal çatışmalar ve otoriterleşme de bunların yanında.  Başta ABD emperyalizmi, yanında petrol zenginleri ve diğer patronlarıyla sermayenin baskısı da tabii ki ortada. Bunların “özgürlükçüler”i kışkırtması da!
 
Hepsine dikkat çekeceğiz elbette. Ama eksiğimizi de bileceğiz. 20. yüzyıldan bugüne devrolan mirasımızla, eşitlikçi uygulamalarda ne kadar ileri gidersek gidelim, bu uygulamaları özgürlükle bütünleyemedik ve hep çaktık sınavdan. Fena çaktık.
 
Ve sadece Venezüella için değil genele dair bir ikinci ders de var sonunda; sosyalizme doğru ilerlemeyen, eşitlikçi uygulamaların yanında özgürlükçülükle birlikte ilerle(ye)meyen; kapitalizme doğru restore olup gerilemeye başlıyor şu ya da bu şekilde...  
 
Ah şu sosyoloji ve egaliberte!
 
Meseleye en naif sosyolojik ayağından bakalım şimdi: Belirli bir toplumsallıkta, şeffaflıktan ve katılımcılıktan uzak öyle yönetsel yapılar kurabiliyoruz ki, tepeden başlayarak kastlaşmaması, haliyle kendi çıkarlarına da yönelmemesi, zamanla bu çıkarlar etrafında bir kayırmacılığı geliştirmemesi ve onu korumak için otoriterleşmemesi ve nihayetinde “totaliterleşmemesi” neredeyse mümkün değil gibi! “Weberian kaçınılmazlık” diyelim dilerseniz buna. Dilemezseniz demeyiz, demokratiğiz...
 
Naifliği ve espriyi bırakalım ama sonuç aynı: Geçmişteki her bir örnek birebir bu çerçevenin içine sığmasa da/sığdırılamasa da; sosyalizmin özgürlükçü karakterini yitirmesinde, özgürlük savunusunu düşmanına kaptırmasında ve özgürlüğü gerçek uygulamaların gücü ve güveniyle ideolojik bir motif olarak geliştirip savunamamasında, yaşanan deneyimlerdeki bu kastlaşma sorununun ve otoriterleşmenin de rolü bir hayli büyük tabii ki. 
 
Eşitlikçi/toplumcu geçmiş deneyimler henüz hayattayken ve kamu yararına onca uygulamalarıyla çoğunluğun lehine işlerken, “özgürlükçülük” diye çıkanları “çoğunlukçuluk”la bastırdı “sistem” genelde. Bu da bir ikinci boşluk oluşturdu.
 
Çoğunlukçulukla, çoğulculuk arasındaki ayrımı biliyorsunuzdur zaten, bugünlerde de “demokrasi” tartışmalarında pek revaçta: Doğası gereği çoğulcu olan özgürlüğün en ciddi düşmanı olarak çoğunlukçuluk çıkıyor karşımıza.
 
Bir de düşman taraf yahut “karşı yaka” var bu meselede. “Hürriyetler engellenemez” diyen Henry Kissenger’ın ve türevlerinin ve genel olarak “demir perdeye karşı hürriyet” söyleminin, sosyalizmin çöküşünde yahut çözülüşünde, soğuk savaş boyunca oynadığı rol yani.
 
Geniş özgürlük söyleminde “çoğulculuk”, “anti-otoriterlik” vb. diyip, liberalliğe/piyasaya uzanan bir risk olduğu yani.  Özgürlükten, tüketim özgürlüğünü anlayıp “özgürlük yanılsaması” içerisinde yaşamak yalnızca. Tüketim ayağında sakızın, hamburgerin, naylon çorabın yokluğundan, onları tüketme “özgürlüğü”nü arayan yığınların azgınlığından, sosyalist sistemin çözülüşünü çıkartmak!
 
Temel gıda maddeleri ve ihtiyaçlarını karşılamak, eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, güvenlik, elektrik, su vb. temel hizmetlerde parasız/eşit hizmetlerden yararlanmak, işsizlik sorunu yaşamamak vb. belli bir refah seviyesinden sonra “özgürlük” açısından yeterli olmuyor demek ki!
 
En başta belirttik, kazanımlara sahip çıkarken zaafları/eksikleri görmek de önemli.
 
Yani tüm bu rezervlere, “düşman”ın yapıp ettiklerine rağmen özgürlükle ilişkimizi geliştirmek/iyileştirmek zorundayız. Sadece düşünsel anlamda onu “karşı yaka”dan kapmaya/koparmaya çalışarak, gerçekten ait olduğu yere yeniden kazandırmaya çalışarak, ideolojik anlamda bir iyileştirme olamaz bu. Bize asıl gereken göstererek iyileştirmek... Yaşayarak/yaşatarak iyileştirmek... Gerçek şeffaf örgütler yaratarak geliştirmek... En küçük yerellikten en geniş toplumsallığa; tüm yeni deneyimlerimizde eşitlikle birlikte özgürlüğü de hayata geçirebildiğimizi göstererek, buna mutlak ağırlık vererek iyileştirmek ve geliştirmek...
 
Yurtdışındaki bir yerlerdeki özgürlük mücadelesini “kötülerken”; “Hadi oradan”, “Hıh”, “Alın size özgürlük” vb. diye şakırken, iki kere de değil, kırk kere düşünerek iyileştirmek…  
 
Neyse, “occupy” hareketlerine, “Arap Baharı”na girmeyelim şimdi çok fazla (uzatacağımız kadar uzattık, zaten başka yerlerde de yazdık: kaynak ) kendi hareketimize bakalım biraz da. Asla unutmamamız gereken bir şey; Gezi’nin temel karakterinin de özgürlük olduğu bence. Kimileri kendi doğrultu ve gündemlerine daha uygun olsun diye aydınlanma ve yurtseverliği ya da barışçılığı ve çevreciliği öne çıkarsa da, özgürlük var en temelde. İkincil karakterde bunlar ve başka şeyler olsa da, temeldeki özgürlüğün üzerinden atlamak bazı şeyleri inkar etmek/çarpıtmak anlamına geliyor bir şekilde.
 
Yaşam biçimiyle, kentteki yaşam alanlarıyla, yağmalanan doğasıyla, engellenen içkisiyle, kadınlar başta olmak üzere bedene dönük müdahale girişimleriyle, toplumsal dokudaki muhafazakarlaşma eğiliminin getirdiği kısıtlarla vb. vb. her tür özgürlük alanı daralırken, isyan başladı Haziran’da. Özetle ve en temelde; kısıtlanan özgürlüklerden, yaşamsal haklara dönük müdahalelerden, baskılardan kaynaklı bir isyan, direnç ve direniş gelişti. 
 
Herkeste bir umutsuzluk varken, Gezi’yi oluşturan “yeni nesiller”in, “direngen, kıyak kafalı, özgürlükçü, eşitlikçi, uzaylı ve maceracı olacağına dair kuvvetli deliller var elimde” diye yazıp çizmiştim hemen olayların arifesinde.
 
Doğrulanma meselesi değil. Netice önemli; özgürlük yeni bir evreye sıçradı sokakta ve ülkenin geleceğinde. Gezi’den ders çıkarmak deniyor ya hep, işte öyle; Sosyalist sol da eşitlikçiliğini özgürlükçülükle buluşturmak durumunda artık.
 
Zaten tarihsel deneyim gösterdi, eşitlik olmadan özgürlük olmadığı gibi, özgürlük olmadan da eşitlik olmuyor. Özgürlüğü, (pseudo) özgürlükçü sapmalara rağmen, daha çok “bizim” kılabilmemiz gerekiyor.
 
Marx ve marksizmle Spinoza arasındaki bağlantıları tartışan bir derlemede (“Marx’tan Spinoza’ya, Spinoza’dan Marx’a Güncel Müdahaleler”, Dost Kitabevi, 2013) Etienne Balibar’ın kaleme aldığı bir metinde öğrenmiş oldum yeni bir kavram; “egaliberte”  diye.
 
Balibar, eşitlikle özgürlüğün ayrılamaz ve hatta “özdeş” olduğunu ifade etmek için “uydurmuş” onu: “Egaliberte”  -  “eşözgürlük” yahut “eşitözgürlük” diye çevirelim sadece.
 
Tabii ki mesele, yeni bir formül, sihirli değnek ya da kavram bulmakta/kullanmakta değil.  Yine de mesafeleri kısaltmak açısından ve ikisinin iç içe geçmişliğini vurgulamak açısından bakıldığında, aklıma yatmadı değil doğrusu.
 
Neticede, yeni - Gezi’de olduğu gibi bağzı sözcükleriyle de yeni -  gerçekten kolektivist, harbiden özgürlükçü, liderliği olsa bile eş ve dönüşümlü, her şeyiyle eşitlikçi bir tarz, bir siyaset/yönetim tarzı, “egaliberte”ci bir dünya lazım bize...
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
15-03-2014, 01:24
Mesaj: #2
BİR ÖNERİ
Ali Mert'in yazısını okurken, hatta henüz ilk satırlarda göz gezdirirken, belki de henüz ikinci saniyede fark ettim lafın dolanacağı yolları, değineceği şeyleri, hatırlatacağı tatsız meseleleri. Zira sosyal mecralarda da dile getirdiğim gibi, şerefsizim bunları daha evvel düşünmüştüm! Yazılanlarla ilgili elbette söyleyeceklerim var ancak bir iki satır sonra çiziktireceğim şeyler gümbürtüye gitmesin diye es geçmeyi/sonra yazmayı tercih ediyorum.

Konuyla ilgili olarak başıma bir şey gelmeyecekse bir öneride bulunmak istiyorum: Eşitlikçi Forum'un ismi egaliberte.net olarak değiştirilsin. Böylece,

1. Eşitlik ve özgürlük Eşitlikçi Forum için eşit önemdeyse, bu daha doğru bir şekilde ifade edilmiş olur.
2. Eşitlikçi Forum daha güzel - çekici bir isme kavuşmuş olur Smile
 
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
21-03-2014, 00:42
Mesaj: #3
RE: “Egaliberte” ekseninde dünya ve ülke solu
NEDEN OLMASIN?

Ne yalan söyleyeyim forumun adını ilk duyduğumda isim bir garip gelmişti. Forumun nasıl çalışacağına ve işletileceğine dair sevgili kolaylaştırıcıların yazdıklarını okuyunca foruma içkin anlayışla adının örtüştüğünü düşünmeye başladım. Aslında Ali'nin yazısında eşitliğe yaptığı özgürlük aşısını taşıyan bir anlayışı ifade ediyordu forumumuzun adı. Forumun adının değiştirilmesi eşitlikçiye hem alışmış hem de sevmiş olmamıza rağmen pekala mümkün. Ancak öncelikle yolun başındayken bir kereye mahsus olarak yapılmalı. Forumun okunma sayılarına baktığımızda belirli bir toplam tarafından izlendiği açık. Yani forum artık öyle kafasına göre ikide bir değişiklik yapamayacaktır. Hatta forumun adının değiştirilmesine ilişkin forum üyeleri dışındaki okuyucuları da kapsayan bir seçim yapılabilir. Forum kolaylaştırıcılarının önerilerinden oluşan iki ad, forum üyeleri ve okuyucularının belirleyeceği iki ad yani toplam dört ad belirlenip oya sunulabilir.

Bir diğer husus ise eski adı gibi yeni adın da Türkiyeli olması ve ana sayfamızda ilk etapta ülkemizde bildiğimiz belli başlı dillerde adımızın yazılı olmasıdır. İlerleyen yıllarda ise forumun Türkiyeli ve belli başlı yabancı dillerde yayın yapması sağlamalıyız.

Benim önerim Kıvılcım olsunتصویر: images/smilies/smile.gifتصویر: images/smilies/smile.gifتصویر: images/smilies/smile.gifتصویر: images/smilies/smile.gif
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
24-03-2014, 13:42
Mesaj: #4
RE: “Egaliberte” ekseninde dünya ve ülke solu
kendi adıma, isim sorununa takılmayalım derim. takılacak olursak da açıkçası meseleyi tam ifade eden "eşitlikçi özgürlükçü forum" çok uzun ve de zorlu olur. türkçe karakterler de biçiliyor zaten, olmaz yani. egaliberte.net falan, yabancı bir sözcükle forum adı sanki yakışıksız olur. hem öyle aktif kullanımda bir ifade de değil, balibar zihin açabilecek şekilde "uydurmuş" işte ("uydurma"nın türkçedeki çift anlamlılığı hoş). kalsın o şekilde aklımızın bir köşesinde. kıvılcım vb. başka öneriler, olur a bu forum engellenip de başka forumlar kurma ihtiyacı doğduğunda olabilir tabii de şimdi ne güzel kurmuşuz bir forum, adı, sanı da belli, eşitlikçi falan ne gerek var değiştirmeye. değil mi ama?

yani bana kalırsa, devam edelim, iş ki eşitlikçi özgürlükçü çizgide yazıp paylaşalım, üretip eyleyelim.  zarf değil de mazruf muydu, neydi, bir de öyle şeyler var... 
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
01-05-2014, 19:41
Mesaj: #5
RE: “Egaliberte” ekseninde dünya ve ülke solu
ali mert'in yıllardır saldırdığı post marksist teoriler bunlar. egaliberte, öncü parti fikrinin reddidir. balibar'dan geleneksel solculara ekmek çıkmaz. çulhaoğlu ve kemal okuyan'ın teorileri neyinize yetmiyor?
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
05-05-2014, 12:55
Mesaj: #6
RE: “Egaliberte” ekseninde dünya ve ülke solu
öncü parti açısından bilmiyorum da, "post" yahut "pre" diyarlarında fransızlar bizden daha şanslı galiba. bir etienne balibar'a bakın, bir etyen mahçupyan'a... 

 
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
06-05-2014, 01:28
Mesaj: #7
RE: “Egaliberte” ekseninde dünya ve ülke solu
balibar'ın "marx'ın felsefesi" adlı kitabı hakkında ne düşünüyorsunuz peki?
"bin yıl eşiğinde" kitabında ya da başka bir makalesinde çulhaoğlu, laçiner'in balibar'dan çevirdiği "marx'ın felsefesi" kitabını hararetle tavsiye ediyordu diye hatırlıyorum. kaldı ki balibar'ın o kitabı bizim gibi ortodoks marksist rahle-i tedrisattan geçmiş adamlar açısından bir hayli rahatsız edicidir. marx'ta diyalektik materyalizm diye bir şey olmaması gibi şeyler... bunu ilk okuduğunda, geleneksel solcu şöyle bir irkilir. rahatsız olur.

biliyoruz ki, bu fransızların temel derdi özneyle. özne, öncü parti, temsiliyet deyince tüyleri diken diken oluyor. bunu sadece siyasette tercih etmiyorlar. filolojiden sinemaya, antropolojiden edebiyat tarihine, psikolojiye dek pek çok alandan örneklerle öznesiz bir devrimciliğin de mümkün olduğunu göstermeye çalışıyorlar. hatta galatasaray üniversitesi'nde yüksek lisansta "temsiliyetin eleştirisi" başlıklı zorunlu bir seminer dersi var.
yani aslında balibar'ın tartıştığı şeylerin çok geniş bir arka planı ve tarihi var.

özneyi, temsiliyeti, öncü partiyi reddediyorsunuz peki ne öneriyorsunuz denince de mesela negri ve hardt "çokluk" diye bir kavram ortaya atıyorlar. elbette bu kavramın spinoza'dan, hegel'e ve nietzsche'ye uzanan bir soykütüğü var. faşist, baskıcı, devletçi, sömürücü güçlerin tamamına "imparatorluk" diyorlar. onun karşıtı olan devrimci güçlere de, bunların farklılıklarını ve yaratıcılıklarını, devrimci potansiyellerini korumak kaygısıyla "çokluk" adını veriyorlar.

bunları şunun için yazıyorum: hardt ve negri'nin "imparatorluk" kitabı türkiye'de yeni moda olduğunda, gelenek'te emperyalizm dosyası yapılmıştı. orada kemal okuyan'ın bir yazısını hatırlıyorum. "emperyalizm gibi bir kavram varken imparatorluk diye yeni bir kavrama ne ihtiyaç var" diye soruyordu.
oysa imparatorluk, emperyalizmi aşıyor, bütün baskıcı unsurları, mesela parti komiserlerini de kapsayan bir şey. yani adam eleştirdiği bu kavramın ne demek olduğunu anlamamış bir kere.
imparatorluk, emperyalizm kavramının yerine önerilen alelade bir şey değil, şimdiye kadar var olan paradigmayı kökten değiştiren bir düşünüm.

bütün bunları şunun için söylüyorum: bence etyen balibar gibilerin anti tezi, ali mert'in düşündüğü gibi etyen mahçupyan gibiler değil, kemal okuyan gibilerdir. niye onlardan balibar çıkıyor da bizden bu çıkıyor diye asıl hayıflanılması ve dert edilmesi gereken budur. kaldı ki mahçupyan zaten solcu olmadığını kaç defa söyledi.

devam edelim... 80'lerde ve 90'larda geleneksel sol, yeni sol'un saldırıları karşısında bir yere kadar sağlam durabildi. ama 90'ların ikinci yarısından itibaren küreselleşme karşıtı kitlesel hareketlerin, sovyetçi tarz dışında da devrimcilik yapılabildiğini yeni kuşaklara göstermesi sayesinde, geleneksel sol'un bütün gardı düştü. küreselleşme karşıtı hareketlerin dirençli örnekleriyle buluştuğu ölçüde yeni sol kendini "yeni"ledi. balibar, laclau, negri gibi teorisyenler yaygın şekilde okunmaya başlandı. buna karşı geleneksel sol, olayın nerede, hangi şehirde geçtiğini, bu post teorisyenlerin dertlerinin ne olduğunu bile anlamadı. anlamaya hiç çalışmadı. emperyalizm varken imparatorluk gibi bir kavram da nereden çıktı şimdi diye şaşıp kaldı.
çünkü balibar gibilerle onun asıl anti tezi olan kemal okuyan gibiler arasında entelektüel anlamda muazzam bir siklet farkı var. sadece siyasette değil, psikanalizden antropolojiye, felsefe tarihinden güncel sanatlara dek pek çok alanda derinlemesine ve yetkin bilgi sahibi olmak açısından siklet farkı var.
özetlemek gerekirse, etyen balibar'ın sahici anti tezinin kim olduğu noktasında ali mert'in yorumunu deşmeye, yarasını kanatmaya çalıştım. tek bir yaprağı bile kımıldatabildiysem ne mutlu bana.
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
Yeni Cevap 


Foruma Git:

[-]
Duyurular
Forum üyeleri, alt forum başlıklarından uygun olanına tıkladıklarında açılan sayfadaki YENİ KONU AÇ butonlarını kullanarak yazı ekleyebilir
MS Word'den forumumuza yazı aktarma

[-]
Son Yazılar/Yorumlar
Açık Radyo Kimin Sesi
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
26-08-2015 12:24
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 4209
Suriye'nin Fua ve Kafraya Beldelerinde Katliam V...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
26-08-2015 12:01
» Cevaplar: 2
» Gösterim: 6572
7 Haziran seçimleri ve işçi sınıfı diktatörlüğü
Son Yazı: A. Meriç Şenyüz
16-07-2015 10:23
» Cevaplar: 2
» Gösterim: 12184
Jerónimo de Sousa ile PCP’nin seçimlere bakışı ü...
Son Yazı: haddizât
07-07-2015 20:02
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 5091
Yeni Dönemde Birleşik Haziran Hareketi Ne Yapmal...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
21-06-2015 18:12
» Cevaplar: 7
» Gösterim: 11353
AKP'NİN SILAHLANDIRDIĞI VE HER TÜRLÜ DESTEGİ VER...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
11-06-2015 18:23
» Cevaplar: 0
» Gösterim: 3608
HDP seçimlerde neden desteklenmeli?
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
05-06-2015 12:25
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 5361
Bereketli toprakların ozanı Orhan Kemal 100 yaşı...
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
03-06-2015 23:49
» Cevaplar: 1
» Gösterim: 6382
seçimde ne yapmalıyız?
Son Yazı: ali mert
22-03-2015 00:57
» Cevaplar: 10
» Gösterim: 17779
Vişnelik sürecinin katılımcılarına bir öneri
Son Yazı: Vedat AYDEMİR
11-02-2015 21:47
» Cevaplar: 11
» Gösterim: 26666